Milli Duruş Gazetesi Yazıları

   30.06.2010

         Sanal gündemlerle gerçek gündem olan işsizlik sürekli olarak örtülmek istenmektedir. Oysa işsizlik ülkemizin birinci önceliğidir. Resmi rakamlarla çalışabilir nüfusun % 14’ü yani 3.400.000 kişi işsizdir. İş bulma umudunu yitirenlerle birlikte bu rakam 6.000.000 kişi civarındadır. Gençlerdeki işsizlik oranı ise % 24,5’tur.  İşsizlerin önemli bir kısmını ev geçindiren, çocuk okutan işini ve mesleğini kaybetmiş orta yaş grubu oluşturmaktadır. Her yıl 600.000 kişinin çalışma yaşına geldiği göz önüne alındığında konunun önemi ve aciliyeti de ortaya çıkmaktadır.
         Her ne kadar Başbakan “ işsizlik yapısal sorun değil, sanaldır ve ahlâkî bir sorundur” diyorsa da Bakanları öyle demiyorlar.        
         Haziran başında toplanan Ekonomi Koordinasyon Kurulu “Ulusal İstihdam Strateji Belgesi” ni oluşturdu. Bu kurul ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Başkanlığında 6 Bakan, ilgili bürokratlar ve sivil toplum örgütlerinin temsilcilerinden oluşmaktadır. Belgede yer alan hususlara geçmeden önce ilgili Bakanların tespitlerini belirtmekte yarar vardır. Kurul üyesi Bakanlar “ işsizliğin % 10’u yapısal, % 4’ü de konjoktüreldir” demişlerdir.
         2023’te 500 milyar dolar ihracat hedefi ortaya koyan AKP hükümetinin Bakanları ve bürokratlarının bulunduğu kurulun aldığı kararlar şunlardır.
              • Kadınların işgücüne katılma oranı % 26 dan 2023’te % 35’e çıkarılacak.
              • Genç işsizlik oranı genel işsizlik oranına indirilecek.
              • Kamu sektöründeki 55.000 özürlü kontenjanı iki yıl içinde doldurulacak.
              • Uzun süreli işsizlerin toplam işsizlere oranı % 25’ten 2023’te % 20’ye indirilecek.
            • 2013’ten itibaren her yıl 400.000 kişiye işgücü yetiştirme kursu açılacak. Bu kurslardan yetişenlerin % 50’sine iş garantisi sağlanacak.
              • İşçi istihdam etme oranı 0,64’ten 2011’de OECD ortalaması olan 0,41 düzeyine    çekilecek.
              • İstihdam mevzuatı koruma endeksi 3,46 dan 2011’de OECD ortalaması olan 2,23’e çekilecek.
          Böylesine önemli bir kuruldan çıkan bu kararlar işsizliğe çare olabilir mi? Açıklamanın beklentilerden çok uzak olduğu görülmektedir.
         Takip edilen tüketim ekonomisi modeliyle işsizliği azaltmanın mümkün olmayacağı artık anlaşılmalıdır. Bu şekilde, toplum borçlu yaşamayı hayat tarzı haline getirdi. Bankalara olan tüketici borçları ve kredi kartı borçları yuvaları sarsmaya devam ediyor.
         Partiye yandaş kazandırmaya yönelik taşeron firmalar modeli de işsizliği azaltmak için değil zaman kazanmak içindir. Bu kapsamda iş bulma sevinci yaşayan insanlar yeterli ve gerekli ücret düzeyinin altında, sosyal güvenlik garantisi olmadan ve her an işten çıkarılma tehdidi ile çalışmaktadırlar.
         Sanayi ve üretim stratejileri oluşturulmadan ithal ürünlerine dayalı ihracat artışları ile sadece pembe tablolar çizilebilir. Asla 500 milyar dolar ihracat hedeflerine varılamaz.
         Dünya ekonomik forumunun yayınladığı raporda; küresel rekabetçilik endeksinde 133 ülke arasında 61. sırada bulunuyoruz. Kadının işgücüne katılma oranında ise 133 ülke arasında 125. sırada yer almaktayız. Birleşmiş Milletlerin yayınladığı insanî gelişmişlik endeksinde 182 ülke arasında 79. sırada yer almaktayız. Sadece pazar büyüklüğünde ortalamanın üstünde yer alarak 17. sırada bulunuyoruz.  
         Özetlemeye çalıştığım bu görüntü karşısında neler yapılabilir?
         1. Hükümetlerin esas görevi ekonomik dengelerin kurulması ve geliştirilmesi için itici güç oluşturmaktır. İtici gücü oluşturmak için moral gücüne ihtiyaç vardır. Bunun için de gerilim ortamının sona ermesi şarttır. Kurumlar arası çekişme, devleti kuran iradeye karşı mücadele, anayasanın temel niteliklerini değiştirme niyetleri sona ermelidir.
         2. Çarkların dönmesi için üretimi artırmaya yönelik yatırımları teşvik eden bir anlayışı benimsemek gereklidir.
         3. Kısa vadeli pratik çözümler geliştirilmelidir. İşsizlik fonunda birikmiş olan 50 milyar TL civarındaki para şayet duruyorsa istihdamı arttırmaya yönelik yatırımlar için kullanılmalıdır. Bu kapsamda KOBİ’ler desteklenmelidir.
         4. Kamu kuruluşlarında yerli ürün kullanılması özendirilmelidir.
         5. Ara mal ithalatı derhal kontrol altına alınmalıdır.
       6. Orta ve uzun vadede eğitime önem verilerek ihtiyaç duyulan donanımlı iş gücü oluşturulmalıdır. Bu kapsamda 8 yıllık eğitimden sonra gerçek meslek erbabını yetiştirecek meslek liselerinin oranı % 60’ın üzerine çıkarılmalıdır.
       7. 2023 yılında 500 milyar dolar ihracat hedefine ulaşıp dünyanın 10 büyük ekonomisi içinde yer alabilmek için öncelikle temel parametreleri düzeltmeliyiz. Bunun için başta öncü sektörler (otomotiv, demir-çelik, telekomünikasyon, kimya, tekstil, taşımacılık ve müteahhitlik) olmak üzere üretim stratejileri derhal oluşturulmalıdır.
         İşsizliği sanal bir sorun olarak gören ve ahlaki bir durum olarak sunan, bu suretle politik mesajlar vermeye devan eden anlayış ilk fırsatta sona erdirilmelidir.
         Türk insanının sosyal yapısı ve kültürel özellikleri dikkate alınarak çözüm aranma lıdır. Bu çözüm tüketime yönelik model yerine üretime yönelik model olmalıdır. Bu model yatırım-üretim-istihdam şeklinde ifade edilebilir.
         Üretime katılan, emeğinin karşılığını alan, sıcak ve mutlu bir yuvaya sahip aile fertlerinden oluşacak Türk toplumu ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğe ve istiklalimize daha kuvvetli sahip çıkacaktır. O takdirde 2023’te lider ülke Türkiye hedefi gerçekleşmiş olacaktır.

   30.05.2010

        
Türkiye yakın tarihlere kadar kendi ürettikleri ile yetinebilen açlık çekmeyen nadir ülkelerden biri idi. Daha iyi hayat şartlarını sağlayabilmek için kalkınmak gerekiyordu. Bunun da yolu sanayileşmek olarak görüldü. 1960’tan sonra başlayan planlı kalkınma döneminde köy nüfusu şehirlere akmaya başladı. Hedef 1927 yılında % 76, 1960’ta ise % 68 olan köylü nüfusunu % 40 seviyelerine çekmek idi.                                                                                                                             
         1980’de % 56 olan köylü nüfus, 1990’da % 41,  2000’de % 35 ve 2009’da ise % 24,5 oldu. Belediye sınırları dışındaki nüfus ise % 17’lere indi. Köyler adeta boşaldı. Bunun sebeplerinden biri işsizlik biri de terördür. Ülkemizin her yöresinden köylüler daha iyi şartlarda yaşayabilecekleri ümidiyle sanayi veya turizm şehirlerine yerleştiler. Ümitler var oldukça mücadeleye devam ettiler. Ama...
         Son iki yıldır şartlar öyle değişti ki…  Borçlanarak hayatlarını devam ettirmeye ve zaman kazanmaya çalışanlar tam bir çıkmaza doğru sürüklenmektedirler. Resmi rakamlara göre işsizlik oranı % 14’tür. Gerçekte ise iş bulma umudunu kaybedenlerle bu oranın % 25’lere çıktığı söylenmektedir.
         BDDK (Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu)’nın Şubat 2010 verilerine göre bireysel kredi borçları toplamı 131 milyar TL’dir. Kişi başına düşen borç 2002 sonunda 90,- TL iken bu gün 1.800,-TL olmuştur. Ayrıca ülkemizin iç ve dış borç toplamı 732,7 milyar TL ye çıkmıştır. Yani yeni doğan çocuklarımız dahil her Türk vatandaşı devlet adına 10.106,- TL borçlu durumdadır.
         Kamu-Sen araştırmasına göre son bir yılda 950.000 kişinin evine, işyerine veya maaşına icra geldi. 45.000 araç haczedildi. 100.000’e yakın fabrika ve işyeri kapandı. Protesto olan senet sayısı 1.574.000, karşılıksız çek sayısı ise 9.585.000 oldu.
         Bir diğer ifadeyle son bir yılın her bir gününde ortalama olarak 2600 eve veya işyerine icra memuru gitmiştir. Günde 123 araç haciz edilmiştir. Her gün 273 fabrika ve işyeri kapanmıştır. Her gün ortalama olarak 4.312 senet protesto olmuş ve 26.260 çek karşılıksız çıkmıştır.
         Cumhuriyet tarihinde ilk defa cezaevlerindeki mahkûm ve tutuklu sayısı 100.000 sınırını aşarak 111.000 kişiye ulaşmıştır. 
         İşsiz kalıp geriye köyüne dönenler, sudan çıkmış balığa döndüler. Kalanlar da üretmeyi unuttu. Kırsal kesimde yaşayanlara acil olarak ücret, bilgi ve moral teşvikleri gerekmektedir. Aksi halde yok olmaya giden hayvancılık ve tarımın kurtarılması mümkün olamaz.
         Yakın zamanda tarımda üretim ve destekleme modeli yenilendi. Türkiye havza denilen 30 ayrı bölgeye ayrıldı. Amaçları incelendiğinde güzel ifadeleri görmekle birlikte sistem çok eksiktir ve yanlışlıklarla doludur.
         Fındık, tütün ve şekerpancarı tarımın en sorunlu ürünleri olmuştur. Şeker fabrikalarının çoğu yabancılara satıldı ve şeker ithal edilmeye başlandı. Tekel satıldı. Sigara ithal ediliyor. Ülkemizin en büyük ihraç ürünü olan ve yılda 1,8 milyar dolar girdi sağlayan fındık yok edilmek isteniyor. Dünya üretiminin % 70’ten fazlasını sağlamasına rağmen yeni sistemde ekim alanları sınırlandırılmakta ve fındık ağaçlarının sökülmesi teşvik edilmektedir.
         Dünyanın en stratejik ürünü olan buğdayda teşvik düşürülmüştür. Nüfus artışı ve küresel ısınma göz önüne alındığında hatanın önemi daha iyi anlaşılır.
         Mısır teşvikleri azaltılarak birilerinin GDO’lu mısır ithal etmesine fırsat sağlanmıştır.
         Tarımda üretim ve destekleme modelinde meyve ve sebzeye yer verilmemiştir. Balıkçılık da yok sayılmıştır.
         2002 yılında 3 milyar dolar civarında olan yıllık tarımsal ürün ithalatı 2009 yılında 10 milyar dolara ulaşmıştır.
         Takip edilen yanlış politikalar sebebiyle birçok ürün ithal edilmeye başlanmıştır. Yakın zamanlarda üreticinin yüzünü güldüren sarımsak bugünlerde Çin’den ithal edilmektedir. İri ve daha gösterişli olan Çin sarımsağının genleriyle oynandığı bilinmektedir. Bizim sarımsağın içinde bulunan mineral ve vitaminlerden mahrum olduğu gibi kokusu ve tadı da bize yabancı olmasına rağmen pazarlarımızda ve marketlerimizde satılabilmektedir.
         Bir zamanlar narenciyede tek ülke durumundaydık Şimdilerde Lübnan, Suriye, İsrail ve Mısır bizi geçti. Pamukta 7. büyük üretici iken, bugün pamuk ithal eden 3. büyük ülkeyiz. Anadolu’muzun verimli ovaları boş kalırken Kazakistan, Bulgaristan, Romanya, Litvanya, Macaristan, Almanya ve ABD’den buğday ithal ediyoruz.
         Tüketimini teşvik ederek stokları eritmek için reklamlarda izlediğimiz mercimek üretiminde dünyanın en önemli ülkesi iken bugün Suriye, Avusturya, Kanada ve ABD’den mercimek ithal edilmektedir.
         Pirinç; Hindistan, Vietnam, Tayland, Çin, Mısır, İtalya, Makedonya, Uruguay ve ABD’den ithal edilmektedir. Fasulye ise İran, Çin, İspanya, Arjantin ve ABD’den ithal edilmektedir.
         Simitlerimizin susamını bile Hindistan, Pakistan ve Sudan’dan alıyoruz. Cevizi İran, Ukrayna, Moldova ve Kazakistan’dan, şekeri de Bulgaristan, Fransa ve Brezilya’dan alıyoruz.
         Cumhuriyet tarihimizin ilk 80 yılında elde ettiklerimizi 8 yılda kaybediyor muyuz?  Köylüsü ve şehirlisi ile Türk Milleti geleceğini nasıl kurtaracaktır? Cumhuriyetin 100. yılına 13 yıl kaldı. Lider ülke olmak istiyorduk. Pembe tablolarla kandırıldık.                                                                                   
         Kısa zamanda toparlanmak zorundayız. Bunun için Milletçe üzerimize düşen görevleri iyi algılamalıyız. Bizi yönetmeleri için seçerek başımızın üzerine çıkarttığımız kişilerin vicdanlarındaki asil cevheri daha dikkatli tahlil etmek gerektiğini bilmeliyiz. Bizden görünüp küresel güçlerle işbirliği yapanlardan hesap sormalıyız. Köyde ve şehirde bu ülkenin her yöresinde Türk Milleti millî birlik ve bütünlük içinde hür ve mutlu yaşamalıdır.

   04.03.2010

         “Yabancı kelimesi” Türkçe’mizde sevimli bir kelime değildir. Sözlükte “Bizden olmayan, başkası, başka milletten, ülkeden veya yerden” anlamına gelir. Sermayenin başına gelirse ürkütücü bile olabiliyor.
            Bir ülkeye yabancı sermaye girmesi iyi bir durum mudur? Arzu edilecek bir yanı var mıdır? Ne şekilde gelir? İyi sonuçlar alınması için neler yapılmalıdır? Bizim ülkemizde gelişmeler nasıl olmuştur?
            Yeterli sermaye birikimi olmayan ülkelerde, gelişip kalkınmak için gerekli yatırımları yapabilmek mümkün değildir. Böyle durumlarda yabancı sermaye talebi oluşur. Bu talep kolayca karşılanamaz. Çünkü sermayenin geliş şekli, niyet ve beklenen sonuçları bakımından önem kazanır. Yabancı sermaye şu yollarla gelir:
                  • Kredi olarak
                  • Bono, tahvil ve hisse senedi alarak
                  • Arsa, arazi ve bina gibi gayrimenkul satın alarak
                  • Kurulu bir işletmeyi satın alarak
                 • Üretim yapacak fabrikalar ve tesisler kurmak şeklindeki sabit sermaye yatırımı yaparak
             Bu yollardan bazıları sermaye sahibi için kârlı görülmeyebilir. Yatırımı arzu eden ülke için, çok sıkışık durumlarda para gelsin de nasıl gelirse gelsin düşüncesi çok yanlıştır. Doğru olan iki tarafın da yapılacak yatırımdan memnun olmasıdır. Yabancı sermaye girişinden kazançlı çıkmak için aşağıdaki sonuçlar beklenir:
                    • İstihdam sağlanır; böylece işsizlik azalır.
                    • Üretim teknolojileri gelişir.
                    • Üretim artar, gelir de artar.
                    • Yönetim ve işletmecilik bilgisi gelişir.
                    • İhracat pazarı gelişir.
              Bu bilgiler doğrultusunda yabancı sermaye girişinden ülke olarak kazançlı çıkabilmek için doğru olanın sabit sermaye yatırımı kapsamında üretim yapacak fabrikalar ve tesisler kurmak olduğu kolayca anlaşılır; ama gerçek böyle olamamıştır. YASED’in (Uluslar arası Yatırımcılar Derneği) yayınladığı raporlara göre bu tür yatırımların tutarı % 10’un altında kalmaktadır. Asıl yatırım borsa ve iç borçlanma senedi gibi finansal araçlar ile banka ve sigorta şirketleri gibi finansal kuruluşlara yapılmıştır.
              Ülkemizde faaliyet gösteren mevduat bankalarından 3’ü kamu sermayeli olmak üzere sadece 9 tanesi Türk kalmıştır. 22 banka ise ya tamamen ya da kısmen yabancıların eline geçmiştir. Kalkınma ve yatırım bankalarında da durum aynıdır.
              Sigorta şirketlerinden ise 11 tanesi yerli kalmıştır. 54 şirketin 36 tanesi tamamen, 7 tanesi de kısmen yabancıların olmuştur. 2009 sonu itibarı ile prim üretiminde yerli şirketlerin payı  % 44’e düşmüştür. Yabancı payı da % 56 olmuştur.
             İstanbul Menkul Kıymetler Borsası (İMKB) da artık yabancıların elindedir. Yerli yatırımcıların borsadaki payları %33’e inmiştir.
              Yabancı yatırımcılar için Türkiye cennet sayılır. Son 7 yılda yurt dışına transfer edilen, yani yatırımcılar tarafından kâr edilerek götürülen para miktarı 34 milyar dolar olmuştur.  Bunun 22,5 milyar doları borsa ve iç borçlanma senedi gibi finansal araçlarla geriye kalanı da diğer yollarla kazanılmıştır.
              Son yıllarda hükümetin büyük bir başarısı gibi sunulan yabancı sermaye girişinin nasıl olduğu ve sonuçlarının neler olabileceği milletimiz tarafından bilinmemektedir. Stratejik öneme sahip kuruluş ve işletmeler ile gayrimenkuller adeta peşkeş çekilmektedir.
              Küresel sistemin ısrarla üzerinde durduğu alanların en önemlisi ülkelerin doğal kaynakları ve üretim araçlarıdır. Bu kaynak ve araçları ele geçirmenin en kolay yolu da özelleştirme uygulamalarıdır.
              Gelişmiş bazı ülkeler ile küresel sistemin başı ABD ve İngiltere gibi ülkeler, ulusal güvenlikle doğrudan ya da dolaylı olarak stratejik öneme sahip kuruluşların, yabancı sermayeye satışını önlemek için koruyucu tedbirler almışlardır. Güney Amerika ülkeleri ve Rusya ise bu gibi kuruluşları yeniden devletleştirmek için büyük çaba içindedir.
              Türkiye, çok şükür, henüz tam olarak küresel sistemin egemenliğine girmemiştir. Bu durum sistem ülkelerini rahatsız etmektedir.  Çok değerli ve zengin yer altı kaynaklarımız iştah kabartmaktadır. İşbirlikçi zihniyete mensup hükümetlerin bir süre daha ülkemizi yönetmesi en büyük arzularıdır.
              Türk Milleti bu oyunu bozacaktır.  İlelebet hür ve mutlu yaşama hakkına sahip çıkarak ekonomik kaynaklarını koruyacaktır. Bunun bir tek yolu vardır. O da ilk seçimde Türk Milliyetçilerini iktidar yapmaktır.

13.12.2009

          Yakında ihalesi yapılacağı açıklanan 3. köprü yıllardan beri konuşulmasına rağmen birçok çevre tarafından uygun görülmemektedir. Bizce de 'İstanbul’da Ulaşım ve Trafik' projesinde açıkladığımız gibi trafik sorununa çözüm olmayacağı hatta İstanbul için hava, su, çevre ve imar bakımından cinayet olacağı anlamı taşımaktadır.
          On beş yılı aşkın süredir çoğunluğu ulaşım projelerine olmak üzere yatırıma büyük paralar harcayan Büyükşehir Belediyesi beklenen olumlu sonuçları alamamıştır. Yatırım elbette önemlidir. Planlı, hesaplı doğru yatırımlar sorunları çözer, hayali, sonuçları önceden iyi hesaplanamamış veya birilerine gelir sağlayacak yatırımlar ise sorunları artırır.
          Üçüncü köprüde ısrar edilir ve şayet basında yazıldığı yerde yatırım gerçekleşirse açılıştan bir süre sonra dördüncü köprünün ulaşımı çözeceğini söyleyen birilerinin çıkacağını düşünmek kehanet olmaz. Çünkü daha şimdiden köprü ve çevre yolu ile bağlantılarının geçeceği güzergâhın yakınlarındaki arazilerin bazı yatırımcılar tarafından satın alındığı söylenmektedir. Bu ne anlama gelmektedir? Yeni imar ve inşaat alanlarının açılacağı, İstanbul’un oksijen deposu yeşil alanları olan kuzeydeki ormanların büyük ölçüde tahrip edileceği ve su kaynaklarının da yok olacağı anlamına gelmektedir.
          Bu durumda önümüzdeki on yılda İstanbul’a göçün artacağı ve meydana gelecek yeni nüfusuyla bütün sorunların daha da artacağı öngörülmelidir.
          Üçüncü köprünün transit geçitler için yapılacağı ve öteden beri düşünülen Karadeniz otoyolunun bir parçası olduğu ve bu sayede şehir merkezine girmeden geçişlerin olacağı, bunun da şehir içi trafiğine olumlu katkı sağlayacağı fikri gerçeklerden çok uzaktır. Bu tezi savunanlar transit geçişlerin İstanbul trafiğinde sadece %1 seviyelerinde olduğunu bilmiyorlar mı?
          Köprünün iki katlı olması ve katlardan birinin raylı sisteme ayrılması veya tek katlı olması halinde ortasından raylı sistemin geçmesi konuları işin özünü değiştiremez.
           Bu vesileyle bir defa daha belirtmekte fayda görmekteyiz. Biz doğrudan 3. köprüye hayır demiyoruz. Düşünüldüğü gibi Boğazın kuzeyinden geçmesi halinde İstanbul’un çok büyük ölçüde zarar göreceği ve buna karşılık trafiğin çözümüne de çare olamayacağını söylüyoruz. İstanbul’da trafik sorununun çözüme kavuşturulamamasının asıl sebebi zihniyet meselesidir. Bu anlayış değişmelidir. Amaç araçların geçişini sağlamak değil, insanların istedikleri yere ulaşımını sağlamak olmalıdır. Bu ulaşımın en kısa zamanda, uygun fiyatta, güvenli ve konforlu olması da gereklidir.
          Bu ne demektir? Toplu ulaşım sistemini biran önce tamamlamak demektir. İstanbul’un coğrafi avantajlarını değerlendirmek gerekir. Deniz ulaşımı, toplam ulaşım içinde %15’i geçmelidir. Raylı sistem 500 km.’yi geçmelidir. 3. köprü için harcanacağı açıklanan 4 milyar dolar ile en az 80 km. yeraltı raylı sistem yapılması mümkündür. Bu da çözüme en büyük katkı olur.
          Marmaray, bağlantıları ile birlikte bitirilmeli, deniz altından karayolu tüp geçidi ile birinci köprü bağlantılı kuşak yolu da tamamlanmalıdır. Sistemler arasında uyum da sağlanmalıdır.
          Projede ortaya koyduğumuz diğer tedbirlerle birlikte trafik sorununun çözümünde yatırımdan başka bir de yönetim meselesi olduğu unutulmamalıdır. İstanbul, diğer pek çok konuda olduğu gibi trafikte de adeta başıboş bırakılmış bir şehir görünümündedir.
          Temennimiz bu önemli şehrin Türk Milleti’nin yüz akı olması, burada yaşayan hemşehrilerimizin huzurlu ve mutlu yaşama ortamına kavuşmasıdır.

29.06.2009

          29 Mart 2009 günü yapılan Mahallî İdareler seçimlerinin üzerinden 2 ay geçti. Aynı zihniyeti temsil eden siyasî görüşe mensup bir parti dördüncü defa üst üste İstanbul’u yönetmeye hak kazandı. Bu önemli bir başarıdır. Bu başarıya nasıl ulaşılmaktadır? Gerçekten iyi hizmetler mi yapılmaktadır? Seçmen hangi sebeplerle tercihini bu yönde kullanmaktadır? Geçen iki ayda öne çıkan hangi faaliyetler vardır? İstanbul Büyükşehir Belediyesi, İstanbul’a yakışan bir hizmet anlayışına sahip midir ve gerçekten başarılı olma ihtimali var mıdır?
          İstanbul’u seven; teknik, sosyal ve kültürel birçok çalışmanın içinde olan birisi olarak çok çalışıp araştırma yapmama rağmen gerçekten İstanbul’un daha iyiye gittiğini söyleyebilecek hususları bulmakta zorluk çektiğimi ifade etmeliyim. Güvenlik ve huzur, geçim derdi, işsizlik, ulaşım çilesi, deprem korkusu, eğitim, evsizler, sokak çocukları…
          Bazı insanlar küçük şeylerden mutlu olabilirler; ama sonuçlar önemlidir. Metrobüs hattını kullanan 400.000 yolcu, ulaşımdaki bu kolaylıktan dolayı günde 11.300.000 yolculuk yapıldığı ve geriye kalan 10.900.000 yolcunun çektiği işkenceyi göremeyebilir. Bu yolun gerçeğin çok üstünde mal edildiğini bilmediği de söylenebilir. Hatta kendisinin veya aile fertlerinin diğer sıkıntılarını da göremeyebilir. Belediyeden veya başka bir kurumdan eğitim, sağlık veya gıda yardımı alan bir insan bundan mutlu olabilir ve gelecekle ilgili hiçbir endişeye düşmeyebilir. Belediyeye bağlı onlarca şirketten birine hiçbir sosyal güvenlik garantisi olmadan işe giren veya girme ümidi devam eden bir insan ve ailesi de mutlu olabilir. Başka hiçbir sorun kalmadığı zannedilebilir. Bu konular sosyologlar tarafından mutlaka incelenmelidir.
          İnsanların günlük yaşamaya alıştırıldığı, gelecekle ilgili hedeflerin olmaması için birçok sebep olduğu aşikârdır. Borçlu yaşamanın telaş ve endişesi toplumda gerginlik meydana getirmiştir. Bu gerginlik aile içine kadar girmiştir.
        Dinî ve millî değerlerimizin yozlaştığı, ahlâkî çöküşün başladığı bir dönem yaşanmaktadır. Sağlam aile yapısını oluşturan inanç sistemi ve geleneklerimiz iyice bozulmadan huzurlu ve sakin bir ortama çok acil ihtiyaç vardır. Bazı konularda iyi şeylerin yapıldığının hissedilmesi şarttır. Bu da yönetenlerin görevidir.
           Geçen iki ay içinde üçüncü defa şahit olduğumuz kaçak yapıların yıkılması manzaraları belediyenin başarısı mı yoksa başarısızlığı mıdır?  Vicdan sızlatan kadın ve çocukların gözyaşları, gaz bombaları altında itişmeler ve mahalle savaşına dönüşen çatışmaların asıl sebebi nedir ve sorumluları kimlerdir? Kaçak yapılaşmanın her türlüsüne kesinlikle karşıyız. Ancak bunları yıkarken yaşanan olaylarda yer alan kolluk kuvvetlerinin onda biri ile yapılmalarını önlemek mümkün değil miydi? Oy uğruna bu duruma göz yumanlar hesap vermelidirler. Yok olan millî servet ve maddî kayıplar, boşa giden emek ve yıkılan umutlar yanında devlet kurumlarına karşı duyulan güvensizlik, kin ve nefret artmaktadır. Yazıktır, ayıptır, günahtır.
          Büyükşehir Belediyesinin görev, yetki ve sorumluluklarını belirleyen 5216 sayılı kanunda açıkça belirtildiği gibi bağlı belediyelerin imar uygulamalarının denetimi de Büyükşehir Belediyesine verilmiştir. İlçe Belediyesini sorumlu tutmak mazeret olamaz. Zaten İlçe Belediyelerinin çoğu seçim kazanmak için her yolu mubah saymışlardır. Adı geçen kanunun 7. ve 11. maddeleri Büyükşehir Belediyesine denetim kadar imar ve parselasyon planlarını yapmak ve ruhsatlandırmak yanında gerekli tedbirleri önceden alarak kaçak yapılaşmayı önleme görevi vermektedir. Bu görev yerine getirilmemiştir.
          Büyükşehir Belediye Başkanlığı, seçim döneminde belediye bütçesinden büyük harcamalarla propaganda yaptı. Yayınlar çıkarttı. Bunlardan biri de onbinlerce bastırılan “5 yılda rekorlara imza attık” adlı çok lüks kitaptır. Yapılanlar ve planlananlar iyi incelendiğinde kolayca görülebileceği gibi İstanbul’a yakışan bir hizmet anlayışı yoktur. Sonuçları itibarı ile hangi başarıdan övünç duyulduğunu anlamak mümkün değildir. Bir tek örnek vermek gerekirse Kadir TOPBAŞ imzalı sunuş yazısından şu bölümü aynen almak istiyorum. “ Geride bıraktığımız yıllar içerisinde sadece İstanbul’a yapılan yatırımlar 22.6 katrilyonu buldu. İstanbul’un kördüğüm ulaşım problemini çözecek devrim niteliğinde açılışlar yaptık. Mesafeleri kısaltan metrobüsü hizmete sunduk. Artık işadamlarımız bile, özel şoförlerini bırakıp metrobüsü kullanıyor! Medeniyetin en önemli ölçülerinden biri olan raylı sistemde rekorlar kırdık. Göreve geldiğimizde 44 km. olan raylı sisteme, 28 km ilave ettik”
          Medeniyetin en önemli ölçülerinden biri olan raylı sistemin İstanbul’da 500 kilometreyi geçmesi gerekmektedir. Sadece 28 km ilave edildi. Bundan ne anlamak gerekir derseniz cevabım şudur. İstanbul’u yöneten bu anlayışın başarılı olma ihtimali çok azdır.  

31.05.2009

         30 Mart 2014 tarihine kadar devam edecek olan mahallî yöneticilerin seçildiği bir seçim dönemini geride bıraktık.
Sonuçları kadar seçim hazırlıkları ve seçim günü de değerlendirmeye tâbi tutulmalıdır. Anayasa ve yasalar, seçimlerin başlangıcından sonuçlanmasına kadar geçen sürede yetki ve sorumluluğu Yüksek Seçim Kurulu’na vermiştir. Kararları kesin olan YSK 22 Temmuz 2007 Milletvekili Genel Seçimleri’nden beri kamuoyuna güven vermeyen bir konuma gelmiştir. Bunun sebebi YSK’nın bizatihi kendisidir. Hatırlanacağı gibi 22 Temmuz günü saat 21:00 ‘de açıklanması beklenen seçim sonuçları 18:00’den önce görülmemiş bir hızla açıklanmaya başlamıştır. Seçim kurullarından gelen sonuçların birleştirilmesinde dışardan yapılan müdahalelerle büyük hataların yapıldığı ve bu hataların iktidar partisi lehine olduğu söylentileri giderilememiştir.
       Mahallî seçimler yaklaşırken de en önemli konu seçmen kütükleri ve artan seçmen sayısıydı. Seçmen kütüklerinin TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu) tarafından adrese dayalı olarak hazırlanması, anayasanın doğrudan YSK’na verdiği görevin devredilmesinin doğru olmadığı yanında artan seçmen sayısı da şüphe uyandırdı. 28 Mart 2004 tarihinde yapılan mahallî seçimlerde 43.552.931 olan seçmen sayısı 22 Temmuz 2007 genel seçimlerinde 42.799.303’e düşmüş, bu seçimlerde ise 48.033.247’ye çıkmıştır.
        Artan bu seçmen sayısının artan nüfusla doğru orantılı olmadığı açıktır. Bu durumun nereden kaynaklandığı açıklanamazken, dağlarda olduğu bilinen bazı teröristlerin seçmen olarak kayıtlı olduğu; ancak bir eski Cumhurbaşkanı ile bir Vali’nin kayıtlı olmadığı görülmüştür.
        Seçmen kütükleri ile ilgili tartışmaların en yoğunu ise T.C. kimlik numarasının kimlik belgelerinde kayıtlı olmayan üç buçuk milyon seçmen için yaşandı. Bu konuda son haftada getirilen kolaylıklar yeterli olmamasına rağmen seçime katılma oranı % 84 gibi çok yüksek bir oranda gerçekleşti.
        Yüksek Seçim Kurulu’nu ilgilendiren bir konu da sandık kurullarının oluşturulması ve seçimlerin adaletli yapılmasıydı. Ancak adaletli bir seçim olduğunu söylemek mümkün olamadı. Birçok yerde sandık başkanlarının ve oluşturulan heyetlerin tarafgir oldukları görüldü. Esasen bu konuda sandık kurullarına temsilci vermesi gereken siyasî partilerin de sorumluluğu olduğunu belirtmek gerekir. Millî maçın cumartesi gecesi 23:00’de başlaması ve gece, saatlerin bir saat ileri alınması, sabah 06:00’dan itibaren siyasî parti temsilcisi görevlilerin sandık bölgelerine gidememelerine yol açtığına da dikkat çekmek istiyorum.
        Seçim süreci siyasî partiler açısından eşit şartlarda yürümedi. İktidar partisinin hükümet imkânlarını, ülkenin geleceğini düşünmeden pervasızca seçim için kullandığı, valilere varıncaya kadar devlet memurlarının seferber edildiği, kaynağı belli olmayan çok büyük paraların harcandığı bir dönem yaşandı. Halkın karşı karşıya kaldığı işsizlik ve yoksulluk ortamında gerçekleri gözden kaçıracak şekilde gündemi çarpıtarak seçmeni yönlendirecek yayınlar yapıldı. Hükümetin kontrolündeki medya karşısında diğer tarafın da sadece CHP’ye destek vermesi, yörelerinde en güzel projelere sahip ve çok yetenekli MHP adaylarının tanınmasına fırsat vermedi.
         Devlet imkânlarını uydurma açılış törenleri ile seçim süresince devam ettiren Başbakan, belediye başkanlarını kendi partilerinden seçmezlerse Ankara’dan destek ve yardım alamayacaklarını belirterek seçmeni tehdit eden bakanlar ve işsizlere devlet kadroları vadeden bakanlar siyasî tarihimizde kötü örnekler olarak yer alacaktır.
         Bütün bunlara rağmen iktidar partisi AKP umduğunu bulamamış ve seçimlerden büyük oy kayıpları ile çıkmıştır. Tek alternatif olarak sunulan CHP’de artış olmuştur. MHP’de ise ciddi boyutlarda ve istikrarlı bir artış görülmektedir. Diğer partilerin bazılarında artış, bazılarında da azalış olmakla birlikte hepsinin de seçim barajının çok altında kalması dolayısıyla üç partinin mukayesesini hem yüzde oranlarıyla hem de sayısal olarak yapmakta fayda vardır. 


 

28.03.2004

22.07.2007

29.03.2009

MHP

% 10,5   3.372.249

 % 14,3    5.001.869

 % 16,1   6.403.831

CHP

% 18,2 5.882.810

   % 20,9    7.317.808

% 23,1   9.218.445

AKP

% 41,7 13.447.287

% 46,6 16.327.291

% 38,8 15.458.985


 
 
 
 
 
 
 
 



          Sonuç olarak şunu söylemek mümkündür. Türk Milleti’nin siyasî geleceği iki değil üç parti arasından tercih edilecektir. İktidar partisi AKP ciddi bir ihtar almıştır. Ya küçülerek bir süre daha devam edecek ya da parçalanarak kısa zamanda siyasî çöplüğe gidecektir. Ana muhalefet partisi CHP iktidara uygun görülmemektedir. MHP ise iktidara yaklaşmakta olduğundan AKP’nin iç ve dış tahribatlarını giderecek ve Türk Milleti’ni ayağa kaldıracak bütün hazırlıklarını tamamlamalıdır. Ortaya çıkan durumun iyi algılanmasını ve milletimize hayırlı olmasını temenni ediyoruz.

29.03.2009

         Mahallî idareler, merkezî idarenin dışında kalan, ayrı bütçeleri olan ve yasalar çerçevesinde kurulup beş yılda bir yapılan seçimlerle oluşan yönetimlerle faaliyet gösteren kuruluşlardır. İl Genel Meclisleri, Büyükşehir Belediye Başkanlıkları, İl ve İlçe Belediye Başkanlıkları, Belde Belediye Başkanlıkları, Belediye Meclisleri, Köy ve Mahalle Muhtarları ile İhtiyar Heyeti üyelikleri bu kapsama girmektedir. 29 Mart 2009 günü yapılacak olan seçimler de işte bunlardan birisidir.
         Halkın kendi kendisini yönetmesinin en etkili uygulamasının olduğu bu idarelere, 19 siyasi parti ile bağımsız adaylardan yaklaşık 2.000.000 kişinin aday olması ve toplam 350.000’e yakın kişinin ise seçilecek olması, seçimlerin önemini ve demokrasinin güzelliklerini göstermektedir.
         Ancak bir çelişkiye dikkat çekmek istiyorum. Belediye meclisi seçimlerinde seçmen iradesi engellenmektedir. Şöyle ki; bir seçim çevresinde geçerli toplam oyların % 10’u baraj sınırı sayılmaktadır. O seçim çevresinde seçime katılan siyasî partilerden barajı geçenlerin aldıkları oylardan baraj sınırı düşülmektedir. Geriye kalan oylar kaale alınmaktadır. Seçimde en çok oyu alan parti listesindeki kontenjan adayları otomatik olarak kazanmış oldukları için toplam meclis üye sayısından bu sayı düşüldükten sonra geriye kalan sayı kadar meclis üyeliği, baraj sınırı düşüldükten sonra geriye kalan oylar bu sayıya bölünerek partilere düşen üye sayısı belirlenmektedir. Bu durumda %10 barajını geçse bile partilerin hiç meclis üyesi çıkartmamaları söz konusu olmaktadır. Büyükşehir Belediye Meclisleri’nin de Mahallî İdareler Kanunu’nun 6. maddesinde yer aldığı gibi İlçe Belediye Meclis üyelerinin beşte biri alınmak suretiyle oluştuğunu bilmek gerekir. Muhalefetsiz ya da çok güçsüz muhalefet gruplarının olduğu belediye meclislerinin çalışmalarının yaratacağı olumsuz sonuçlar açısından bu durumun düzeltilmesi önemli görülmektedir. Baraj sınırını oluşturan oylar düşülmeden milletvekili genel seçimlerinde olduğu gibi, alınan toplam oylar meclis üye sayısına bölünerek partilere düşen sayılar hesaplanmalıdır.    
         Her ne kadar ayrı gözükse de merkezî yönetimin yani hükümetin maddî açıdan büyük baskısı ve medyanın yönlendirmeleri, seçmen tercihlerinin tam ve doğru olarak tecelli etmesine engel oluşturmaktadır. Buna rağmen sonuçları itibarı ile hükümetin faaliyetlerini ölçecek çok ciddi bir referandum niteliği de taşıması seçimlerin önemini artırmaktadır.
         Seçmen listelerinden başlayan yazım hataları ile ilgili bitmeyen tartışmalar ve iktidar partisi AKP’nin yargıya müdahaleleri sandıkların önemini artırmıştır. Aynı şekilde ilçe ve il seçim kurullarının da sandık sonuçlarının birleştirilmesi ve seçim sonuçlarının açıklanmasına kadar parti gözlemcileri tarafından dikkatle takip edilmesini gerektirmektedir.
         İstanbul’da da İl Genel Meclisi dışında Büyükşehir Belediye Başkanı, 39 İlçe Belediye Başkanı ile Belediye Meclis üyeleri, Mahalle ve Köy Muhtarları ile İhtiyar Heyeti üyelikleri için seçimler yapılacaktır.
         Aralıksız üç dönemdir yani 15 yıldan beri İstanbul’u aynı zihniyet ve birbirinin devamı niteliği taşıyan siyasî partilere mensup başkanlar yönetmektedir. Son dönem seçilen başkan ve ekibinin oy desteği  %45,3 ile en yüksek seviyeye çıkmıştır. Üstelik bu destek İl Genel Meclisi seçimi için AKP’nin aldığı %42,4 e göre yaklaşık %3 daha yüksek olmuştur. AKP’nin genel seçimlerdeki İstanbul oylarının 3 Kasım 2002 de %37,2 ve  22 Temmuz 2007 de ise %45,2 olduğunu da hatırlatmakta fayda vardır.
         İstanbul halkının böylesine bir güven ve desteğini sağlamış olan Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı bu desteğe layık olabilmiş midir? İşte bu konu ele alınarak, değerlendirme yapılmış ve sonunda 5 yıllık dönemin karnesi çıkartılmıştır.
         Büyükşehir Belediyeleri ile ilgili 5216 sayılı kanunun 7. maddesinde 23 başlıkta ele alınan görev, yetki ve sorumlulukları sırasıyla değerlendirmeye tâbi tutulmuştur. Bu vesileyle konuyla yakından ilgilenen, özellikle genç kardeşlerimin, Büyükşehir Belediyesi’ni daha iyi tanımalarını da amaç edindiğimi ifade etmeliyim. Değerlendirmeleri bitirdikten sonra bu 23 başlık ayrı birer konu olarak, karşılığında 10 üzerinden bir not verilmek suretiyle başarılı olup olmadığı ortaya konulmuştur.
         Bu değerlendirilmelerin daha gerçekçi olabilmesi için; üç yıl önce Milliyetçi Hareket Partisi İstanbul İl Başkanlığı adına “ İstanbul ve Deprem” ve “İstanbul’da Ulaşım ve Trafik” konularındaki çalışmaları yürüten teknik heyeti oluşturan değerli arkadaşlarım Mimar- İşletme Uzmanı Kâfiye SAATÇİ, İnşaat Yüksek Mühendisi Bahri BİLALOĞLU, Makine Yüksek Mühendisi Kerim TAŞ ve Elektrik Mühendisi İbrahim ÇUBUKÇUOĞLU’nun ayrı ayrı değerlendirmeler yaptığını ve bu değerlendirilmelerin ortalamasına göre sonuca ulaşıldığını belirtmeliyim.
         Detaylı açıklamalar aşağıda bilgilerinize sunulmuştur. Sonuç olarak İstanbul Büyükşehir Belediyesi beş yıllık dönem sonunda başarılı olamamış ve on üzerinden 2,52 (iki virgül elli iki) alarak SINIFTA KALMIŞTIR.

        5216 SAYILI KANUNUN 7. MADDESİNE GÖRE İSTANBUL BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ’NİN GÖREV, YETKİ ve SORUMLULUKLARI AÇISINDAN SON BEŞ YILLIK DEĞERLENDİRMESİ

         1) Bağlı belediyelerin görüşlerini alarak Büyükşehir Belediyesinin stratejik planını, yıllık hedeflerini, yatırım programlarını ve bunlara uygun olarak bütçesini hazırlamak.
         Son beş yılda kesinleşen bütçe toplamı 59 milyar TL olarak açıklanmıştır. Bunun 12 milyar TL’si ulaşım olmak üzere 22,6 milyar TL’si yatırıma harcanmıştır. 2009 bütçesinin ise 17,7 milyar TL olduğu bildirilmiştir. Yıllık hedeflerin hangi oranda gerçekleştiği, yatırım programlarının ne kadar uygulandığını tespit etmek mümkün olamamıştır. Bütçede gösterilen rakamların, ulaşılabilir ve anlaşılır olması gerekir. İyi bir sistem kurulamadığı için hesaplar zamanında yayınlanmadığı gibi anlaşılmaktan da uzak oluyor.
         Yayınlanan “ 5 yılda rekorlara imza attık” tanıtım kitabında bütçenin beş yılda yüzde üç yüz arttığı belirtilmesine rağmen bütçe rakamları bütün olarak verilmemiştir.
         Demiryolu tüp geçit inşaatı bütçesinin merkezî hükümet bütçesinden karşılandığı ve kredili olarak yapıldığı göz önüne alınarak ulaşımla ilgili raylı sistem ve metrobüs hattına harcanan miktarlar ve bunların ne kadarının kredi ile karşılandığı anlaşılamamaktadır.        
         Reklâm ve tanıtım için harcanan paralar ile yardım adı altında yapılanlar, açılış ve kutlama törenleri için bazı firmalara ödenen rakamlar da açık olarak görülememektedir. Bu harcamaların İstanbul halkına ne gibi faydalar sağladığı da anlaşılamamaktadır.
         1/100.000 lik plan büyük paralar harcanmasına rağmen zamanında yapılamamıştır. Seçimlere bir ay kala meclisten geçmiş fakat iptal gerekçelerini ortadan kaldırmamıştır. Haydarpaşa, Zeyport ve Kartal gibi dönüşüm projeleri yerini korumuştur. Mutlak korunacak bazı alanlar daha alt değere indirilmiş, Küçükçekmece Gölü içmesuyu havzası olmaktan çıkarılmış, Silivri’de tarımsal niteliği korunacak alan korunmamış ve Ümraniye’de 2 B arazisi üzerinde ticari alan kararı alınmıştır. Bu sebeple yeniden iptal edileceği açıktır.

NOT: 2 (iki)

         2) Büyükşehir belediye ve mücavir alan sınırları içinde 1/5.000 ile 1/25.000 arasında nazım imar planlarını yapmak ve onaylamak, parselasyon ve imar ıslah planlarını aynen veya değiştirerek onaylamak ve uygulamasını denetlemek, bağlı belediyelerden bu planları yapmayanlara yaptırmak veya yapmak.
         Şehir planları yapılamamıştır. Mevcutlar üzerinde plan tadilatları ile beş yıl geçirilmiştir. Bu konuda İlçe Belediyeleri ile Büyükşehir Belediyesi arasında büyük bir kopukluk yaşanmaktadır. Nazım imar planlarına aykırı olarak İlçe Belediyelerinde oluşturulan yeni planların Büyükşehir Belediye Meclisleri’nde onaylanabilmesi için büyük pazarlıkların olduğu ilgilenen herkes tarafından bilinmektedir.
         Siyasî ve maddî çıkarlar karşılığında, ilgili müdürlüklerin çoğu zaman menfi görüşlerine rağmen binlerce plan teklifi ilçelerden geldiği gibi onaylanmıştır. Yeşil alan, ticarî alan, konut alanı ya da sosyal, kültürel, sportif ve eğitim alanlarının değiştirildiğini görmekteyiz.  Meydana gelen ihtilafların çözümünde de şeffaf olmayan ilişkiler söz konusu olmaktadır.

NOT: 2 (iki)

         3) İmar ve parselasyon planlarını yapmak ve ruhsatlandırmak. Gecekondu kanununun verdiği yetkileri kullanmak.
         Aynı kanunun 11. maddesinde ayrıca açıkça yazıldığı gibi bağlı belediyelerin imar uygulamalarının denetim yetkisi Büyükşehir Belediyesi’ne verilmiştir. Bu denetimde kamu kurum ve kuruluşlarından, üniversitelerden ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarından yararlanılabilir.
         İmara aykırı uygulamalar, ruhsatsız veya ruhsata aykırı yapılar ve denetim sonucu belirlenen eksiklikler bağlı belediyelerce üç ay içerisinde giderilmemesi durumunda Büyükşehir Belediyesi, yetkilerini kullanma hakkına sahiptir.
         Yaptığımız incelemelerde Büyükşehir Belediyesi’nin bu konuda özellikle meslek odalarından uzak durmaya özen gösterdiği, bağlı belediyelerin kaçak yapılaşmaya gösterdiği anlayışlı davranışa adeta destek verdiği, denetim konusundaki yetkisini hiç kullanmadığı görülmüştür.
         Ara sıra televizyon ekranlarına yansıyan veya gazetelerde yer alan yıkım manzaraları ise göz yaşartıcı ve insanlık dışıdır. Bu görüntüler, gerekli tedbirleri önceden almayan ve kaçak yapılaşmayı önleyemeyen Büyükşehir Belediyesi’nin denetim konusundaki gevşek ve ciddiyetten uzak davranışları sonucudur.
         Belediye arsaları Mesken ve Gecekondu Müdürlüğü’ne konut sağlamak amacıyla, kat karşılığı müteahhitlere verilmekte, elde edilen konutlar da yandaşlara peşkeş çekilmektedir.
         KİPTAŞ vasıtasıyla yapılan konutlar ise genellikle lüks sınıfındadır. Dar gelirliye konut üretimi yapılmamıştır.

NOT: 2,2 (iki virgül iki)

         4) Büyükşehir Belediyesi tarafından işletilen alanlardaki işyerlerine ve sorumluluk sınırlarında bulunan alanlarda işletilecek yerlere ruhsat vermek ve denetlemek.
         Boğaziçi İmar Müdürlüğü görevleri kapsamında olan konularda son derece tarafgir davranıldığı, denetimlerin keyfi olarak yapıldığını söylemek mümkündür. Domuz çiftlikleri başta olmak üzere birçok işletmenin nasıl ruhsat aldığı bilinmemektedir. Bu gibi yerlerin ne ürettikleri, ne kadar ürettikleri ve nerelere sattıkları denetim dışı kaldıkları söylenmektedir.
         Merkezi hükümete bağlı kurumlarla yetki kargaşası devam etmektedir.

NOT: 2 (iki)

         5) Belediye Kanunun 68. ve 72. maddelerindeki yetkileri kullanmak.
         Adı geçen kanunun 68. maddesi borçlanma usulleri, 72. madde ise borç ve alacakların takas ve mahsubu ile ilgilidir.
         Borçlanma konusunda Devlet Planlama Teşkilatı’nın teklifi ile Hazine Müsteşarlığı’nın görüşü esastır. Mali tabloların üçer aylık dönemler halinde içişleri ve Maliye Bakanlıkları ile Devlet Planlama Teşkilatı ile Hazine Müsteşarlığı’na gönderilmesi gerekir.
         Takas ve mahsup işlemlerindeki usuller, İçişleri Bakanlığı görüşü alınarak Maliye Bakanlığı tarafından düzenlenen yönetmeliğe göre belirlenir ve uygulanır.
         İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bağımsız hareket edemediği, hatta Başbakan’ın özel danışmanı vasıtasıyla bu maddedeki işlemleri yönettiği ve her işi kendi bilgisi dahilinde yönlendirdiği yaygın söylentidir. Belediye meclisinde güçlü muhalefetin oluşamaması ve merkezî hükümetle aynı zihniyetteki yöneticilerin olması denetimi de bırakmıştır.
         Belediye, yabancı kredilerin dışında millî bankalardan büyük ölçüde borç almaya başlamıştır. Hazineden belediyeye 2009 yılı için yapılacak ödemelere mahsuben alınan bu paralar hazine garantili kamu bankası kredisidir. Ayrıca yapılan yatırımlara karşılık yüklenicilere ödeme yapılmamış bütçe emanetleri de çok büyümüştür. Bu şartlar altında 29 Marttan sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin enkaza dönüşeceğini söylemek yanlış olmaz.

NOT: 2,4 (iki virgül dört)

         6) Ulaşım ana planını yapmak ve uygulamak; koordinasyonu sağlamak; kara ve denizyolu üzerinde işletilecek her türlü taşıma araçlarının sayı, tarife ve güzergâhlarını belirlemek; durak ve park yerlerini tespit etmek ve işletmek; trafik düzenlemesinin gerektirdiği bütün işleri yürütmek.
         Beş yıl önce İstanbul’da trafik keşmekeşliği ve ulaşım çilesi ne idiyse bugün de odur. Yapıldığı söylenen bunca yatırım planlı ve doğru olsaydı sonuç böyle mi olurdu?
         Artan araç sayısı karşısında daha çok yol, kavşak, geçit, tünel, köprü v.s yaparak trafiğe çözüm getirilemez. Çözüm için yatırım kadar trafik yönetimi de önemlidir. Her ikisinde de planlama ve doğru işler yapılması gerekir. Esas olan zihniyet değişikliğidir. Yani şehri araçlara değil, araçları şehre uygun hale getirmek gerekir. Tanıtım kitabında göreve geldiklerinde 44 km. olan raylı sisteme 5 yılda sadece 28 km. ilave edildiği itiraf edilmektedir. İnsanların hareketliliği dikkate alınarak toplu taşıma sistemi hızla tamamlanmalıdır.
         İnternet, cep telefonu veya TV ekranlarından trafik durumunun duyurulması trafik akışına hiçbir katkı sağlamamıştır.
         Çok övünülen İDO ile deniz ulaşımının trafikteki payı yüzde 3‘ten 4’e sadece 1 puan artabilmiştir. Bu pay yüzde 10’u geçmelidir.

NOT: 2,6 (iki virgül altı)

         7) Meydan, bulvar, cadde ve ana yolları yapmak, onarmak, isim ve numara vermek, kentsel tasarım projelerine uygun yükümlülükler koymak, ilan ve reklâm yer, şekil ve ebatlarını belirlemek.
         Fatih ile birleştirilen eski Eminönü ilçesine bağlı bazı mahallelerin ve sokakların adları değiştirilmiştir.
         Altyapı inşaatlarını yürüten birimler arasında koordinasyon sağlanamadığı için aksaklıklar devam etmektedir. İlan ve reklâm konusunda da bizzat Büyükşehir Belediyesi’nin kirlilik yarattığını söylemek gerekir.

NOT: 2,2 (iki virgül iki)

         8) Coğrafi ve kent bilgi sistemini kurmak.
          Henüz böyle sistemlerin kurulduğunu söylemek mümkün değildir. Coğrafi bilgiler olarak verilenler herhangi bir ansiklopedi de bulunabileceklerden çok azdır. İki buçuk sayfalık özetten ibarettir. Kent bilgi sistemi ile ilgiye hiçbir bilgiye ulaşılamamaktadır.

NOT: 2,6 (iki virgül altı)

         9) Çevrenin, tarım ve su alanlarının korunması; hafriyat toprağı, moloz, kum-çakıl ve kömür v.s depolarının belirlenmesi ve taşınmaları için tedbirler almak; katı atıkların ve hafriyatın yeniden değerlendirilmesi, sanayi ve tıbbi atıklara ait işlemleri yürütmek; deniz araçların atıklarını toplamak ve gerekli bütün düzenlemeleri yapmak.
         Katı atık dönüşümü ile ilgili kısmî bir başarı İSTAÇ vasıtasıyla görülse bile özellikle sanayi ve tıbbî atıklarla ilgili hiçbir olumlu gelişme olmamıştır. Tesadüfen ve ihbarlara dayalı olarak bulunan gömülü varillerden tehlike saçıldığı hafızalarda canlılığını korumaktadır. Deniz araçlarının atıkları konusunda ise şunu söylemek gerekir. Bu işi başaramamışlardır. Hafriyat toprağı ve moloz dökülmesi konusunda ise bazı kesimlerin para kazanması için düzenleme yapıldığı söylenmektedir.

NOT: 3,2 (üç virgül iki)

         10) Gıda maddeleri dâhil birinci sınıf müesseseleri ruhsatlandırmak ve denetlemek, yiyecek ve içecek maddelerinin tahlili için laboratuarlar kurmak.
         İnsan sağlığı ve özellikle gelecek nesillerimiz açısından çok önemli olan bu görev maalesef savsaklanmaktadır. Hıfzıssıhha’nın çalışmaları son derece yetersiz kalmakta,  laboratuvarlar daha ziyade şikâyet konularına bakabilmektedir. İstanbul adeta yolgeçen hanına dönmüştür. Herkes dilediği gibi her türlü gıda maddesini pazarlayabilmektedir. Yoksulluk içerisinde geçim derdine düşmüş insanlar ucuz olanı aramakta, başka hiçbir özelliği düşünememektedirler. Genleri değiştirilmiş ürünlerden, zararlı kimyasal maddeleri ihtiva eden katkılı ürünlere kadar her şey hiçbir denetime tâbi olmadan tüketilmeye devam edilmektedir.

NOT: 1,8 (Bir virgül sekiz)

         11) Zabıta hizmetlerini yerine getirmek.
         İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin böyle bir hizmeti görülmemiştir. Sadece başkanın ve meclis üyelerinin geliş gidişlerinde yol kesip araçlarına park hizmeti verilmektedir.
         Oysa Zabıta Teşkilatı 1826 yılından beri faaliyet göstermekte olup İstanbul’un huzur ve güvenini sağlamakla görevlidir.

NOT: 1,4 ( bir virgül dört)

         12) Yolcu ve yük terminalleri, kapalı ve açık otoparklar yapmak, işletmek veya ruhsat vermek.
         Harem Otogarı’nın alternatifi yapılamadığı için otobüs işletmecileri kendi başlarının çaresine bakarak diledikleri yerlerde bu hizmeti yerine getirmeye çalışmaktadırlar. Esenler Otogarı ise artık giriş-çıkış ve iç düzeni bakımından çağdışı kalmıştır. Yük terminalleri içinde ciddi bir düzenleme yapılamamıştır.
         Otopark konusu da çözümsüz kalmıştır. Cadde ve sokaklar park olarak kullanılmak üzere belediyenin bir kuruluşu olan İSPARK’a tahsis edilmiş, böylece zaten çözülmeyen trafik keşmekeşliği daha da kötüleşmiştir. 2008 yılı mayıs ayı süresince İstanbul’un önemli yol ve meydanlarında pankart ve afişlerde “ 8 bin 25 araçlık 16 otopark yaptık” yazılıyordu. Dört buçuk yılda sadece sekiz bin araçlık otopark yapılmasına rağmen şimdilerde  “180.000 araçlık otopark yapıyoruz” yazılmaktadır. Seçim zamanı yapılan bu otoparkların ihaleleri çirkin dedikodulara sebep olmaktadır.

NOT: 2,2 (İki virgül iki)


         13) Bölge parkları, hayvanat bahçeleri, kütüphane, müze, spor, dinlence ve eğlence yerleri yapmak, işletmek; amatör spor kulüplerine gerekli desteği sağlamak, spor müsabakaları düzenlemek, yurt içi ve dışında derece alan sporculara ödül vermek.  
         Park ve spor salonu konusunda yeterli olmamakla beraber başarılı işler yapılmıştır. Kütüphane ve diğer konularda aynı başarı görülmemiştir. Amatör spor kulüplerine verilen destek de yeterli olamamıştır; ama profesyonel spor kulüplerine sağlanan büyük destek sayesinde Türkiye Süper Liginde iki kulüp yer almıştır. Bunlardan Kasımpaşa tutunamamış küme düşmüş, İ.B.B spor ise lig mücadelesine özellikle yabancı ağırlıklı futbolcularıyla devam etmektedir. Yabancılara sağlanan imkânların yerli gençlerimize yönelmesi gereklidir. Amatör olmayan kulüplere destek olmak esasen kanunsuz bir eylemdir.

NOT: 3,4 (üç virgül dört)

         14) Gerektiğinde sağlık, eğitim ve kültür hizmetleri için bina ve tesisler yapmak, mevcutların bakım ve onarımını yapmak, gerekli malzeme desteğini sağlamak.
         Az sayıda da olsa bu hizmetin yerine getirmeye çalışıldığı söylenebilir. İSMEK’in ücretsiz sanat ve meslek eğitim kursları başarılı faaliyetlerden sayılır.  Ancak bu hizmetlerde şahıslarını ve partilerini öne çıkartmaları hoş karşılanamaz.

NOT: 4,4 (Dört virgül dört)

         15) Kültür ve tabiat varlıkları ile tarihî dokunun ve mekânların korunması, bakımlarının yapılması,  korunması mümkün olmayanları aslına uygun olarak yeniden inşa etmek.
         Tarihî dokunun ve varlıkların korunması konusunda görülen faaliyetler esasen Büyükşehir Belediyesi’nin dışında “2010 Avrupa Kültür Başkenti” ajansı bütçesinden yürütülmektedir. Bazıları da Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce yapılmaktadır. Bizans eserlerine gösterilen hassasiyet Türk Kültürü’nün bütün alanlarında gösterilmelidir.
         Süleymaniye Mahallesi konusunda hiçbir başarı sağlanamamıştır. Benzer Türk eserlerinin yoğunlaştığı yerler de ihmal edilmektedir.

NOT: 2,6 (iki virgül altı)

         16) Toplu taşıma hizmetlerini yürütmek, gerekli tesisleri kurmak ve işletmek, kara ve denizde taksi ve servis araçları dahil toplu taşıma araçlarına ruhsat vermek.
      Toplu taşıma konusunda geç kalınmıştır. Metrobüs için üç yıldır bitirilemeyen 50 km’lik  Beylikdüzü-Söğütlüçeşme hattı için harcanan para bir milyar TL civarındadır.  O güzergâhı kullananlar için büyük kolaylık sağlayacağı doğrudur. Ancak İstanbul trafiğini çözmeye dönük kalıcı bir yatırım değildir ve pahalıya mal olmaktadır.

NOT: 3,4 (Üç virgül dört)

         17) Su ve kanalizasyon hizmetlerini yürütmek, baraj ve diğer tesisleri kurmak, dereleri ıslah etmek, üretilen suları pazarlamak.
         Kısaca İSKİ olarak bilinen kuruluş iyi niyetle çalışmasına rağmen siyasî baskı ve yönlendirmeler işleri yavaşlatmaktadır. Melen suyunun getirilmesinde yaşanan olumsuzluklar, dere ıslahlarındaki davetiyeli ihale usullerine ilişkin söylentiler ve gelirlere belediyece el konularak başka yerlerde harcanması yaşanan gerçeklerden bazılarıdır.
         Her yağmur sonrası sel ve su taşkınları tehlikesinin devam etmesi kanalizasyon konusunda yapılacak daha çok işin olduğunu göstermektedir. Yatırımların teknik açıdan doğru yapılamaması bir mühendislik ayıbıdır.

NOT: 3,8 (Üç virgül sekiz)

         18) Mezarlık alanlarını tespit etmek, işletmek ve defin hizmetlerini yürütmek.
         Büyükşehir Belediyesi’nin en başarılı olduğu konu budur. Yakın zamana kadar gayrimüslimlerin mezarlıkları yanında bizimkiler adeta çöplük gibi yıkık, dökük durumdaydı. Şimdilerde bakımlı ve çiçek bahçesi görünümüne gelmiştir. Ancak kenar semtlerde yeni açılan mezar yerleri için aynı şeyleri söylemek mümkün değildir. Kaygan ve eğimli arazilerde çok zorluklar yaşandığı görülmeli ve en kısa zamanda oralarda da aynı güzellikler sağlanmalıdır. Eski mezarlıklarda yer konusunda ayrımcılığa son verilmelidir.
         Defin işlerinde yaşanan kolaylıkları istismar etmemeli. İnsanların acılı günlerinde siyasî çıkar peşinde koşulmamalıdır.

NOT: 5  (Beş)

         19) Toptancı halleri ve mezbahaları yapmak, özel hal ve mezbahaları ruhsatlandırmak ve denetlemek.
         Yaş sebze ve meyve ticaretini düzenleyen 5652 sayılı kanun 2007 de yürürlüğü girdi. Bu kanuna göre Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığı görüşleri alınarak Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nın çıkarttığı yönetmelikle yürütülmekte olan bu hizmet Büyükşehir Belediyesi’nin izniyle yapılabilmektedir. Aynı zamanda denetlenmektedir. Nasıl denetimse, Avrupa ülkelerine ihraç edildiği halde sağlığa zararlı maddelerin bulunması dolayısıyla geri iade edilen sebze ve meyveler İstanbullulara satılabilmektedir. Şehir içinde kalan Haller için uygun yerler düzenlenmelidir.
         Tuzla-Aydınlıköy’deki modern tesislerde hizmet vermekte olan mezbahalarda kesilen hayvanların dışında tüketilen etlerin denetimi ne yazık ki yapılmamaktadır.

NOT: 2,8 (İki virgül sekiz)

         20) Doğal afetlerle ilgili planları yapmak, gerektiğinde diğer afet bölgelerine yardım etmek, itfaiye ve acil yardım hizmetlerini yürütmek, patlayıcı ve yanıcı maddelerin üretim ve depolama yerlerini tespit etmek, özel ve kamu kuruluşlarına ait bütün yapıların yangına ve diğer afetlere karşı alınacak önlemler yönünden denetlemek, bu konuda izin ve ruhsatları vermek.
         Büyükşehir Belediyesi’nin en başarısız olduğu konulardan birisi de budur. Özellikle depreme karşı hiçbir tedbir alınmamıştır. Deprem haritaları bitirildiği halde planlara aktarılamamıştır. Afet koordinasyon merkezleri güncelleştirilememektedir. Erken uyarı sistemi kurulamamış, Marmara Denizi dibinde tespit edilen Kuzey Anadolu fay hattındaki gaz ve su çıkışlarını kontrol edecek sistem de ihmal edilmiştir.
         Patlayıcı maddeler konusunda vurdumduymaz davranışlar çok sayıda insanın öldüğü her olay sonrası dile getirilmekte; ama kısa zamanda unutulmaktadır. Denetim yok denebilir.
         İtfaiye konusunda ise çalışanlar yönünden olumsuz gelişmelerin olduğu söylenmektedir. İtfaiye erleri isyan etmek üzeredirler.
         Diğer afet bölgelerine yardım konusunda ise başarılı çalışmalar yapılmıştır.

NOT: 1,4 ( Bir virgül dört)

         21) Sağlık merkezleri, hastaneler, geçici sağlık üniteleri ve her türlü sosyal ve kültürel hizmetleri yürütmek, meslek ve beceri kazandırma kursları açmak ve işletmek, bu hizmetleri yürütürken üniversiteler, meslek liseleri, kamu kuruluşları ve sivil toplum örgütleriyle işbirliği yapmak.
         Sağlık merkezi ve beceri kazandırma kurslarında başarılı çalışmalar yapıldığını söylemek gerekir. Buradaki tek eksiklik kuruluşlarla işbirliğine gidilmemesi veya yandaş görüşte olanların tercih edilmiş olmasıdır.
         Sağlık ve sosyal konularda yapılan faaliyetler yetersiz kalmakta, yapılanlarda da siyasî çıkar peşinde koşulması yadırganmaktadır.
         Engellilere ve yaşlılara yapılan maddî yardımlar bulundukları yerlere götürülmek suretiyle yapılmalıdır.

NOT: 3,6 (Üç virgül altı)

         22) Merkezî ısıtma sistemleri kurmak ve işletmek veya işlettirmek.
         Bu konuda yapılan bir faaliyet yoktur.

NOT: 0 (sıfır)

         23) Afet riski taşıyan veya can ve mal güvenliği açısından tehlike oluşturan binaları tahliye etmek ve yıkmak.
         Bu konuda ciddi hiçbir çalışma yapılmamaktadır. Çatırdılar veya çökmeler başladıktan sonra genellikle müdahale edilmektedir. En son Fatih’te örneğini gördüğümüz birçok çökme olayı yaşanmasına rağmen suç başka kurumlara atılarak geçiştirilmektedir.

NOT: 1 (Bir)

         SONUÇ: Beş kişilik teknik bir kurul tarafından yapılan değerlendirmelerde her bir konu için verilen notlar (10) üzerinden hesaplanmıştır. 23 konu için toplam 230 üzerinden 58 olan notlar, ortalamaya göre 2,52 (iki virgül elli iki) ye tekabül etmektedir.
         Bu durumda İstanbul Büyükşehir Belediyesi beş yıllık yönetimi sonunda BAŞARILI OLAMAMIŞ ve SINIFTA KALMIŞTIR.

15.02.2009

         İstanbul’un en önemli sorunlarının başında ulaşım konusunun olduğu herkes tarafından kabul edilmektedir. Bir yerden başka bir yere ulaşmanın eziyet olduğu, zaman ve emek kaybı yanında çok büyük ekonomik kayıpların da söz konusu olduğu trafik keşmekeşliğinin çözümsüz olduğu söylenemez. Ancak şu gerçek de görülmelidir. Onbeş yıla yakın bir zamandır İstanbul’u yöneten zihniyetle bu konuya çözüm bulunamaz.
         Şehirde yaşamanın insanlara sağlayacağı avantajlar, sosyal, kültürel ve ekonomik faaliyetler için hareket özgürlüğü, erişimi kolaylaştırmakla mümkündür. Bunun için insanların en güvenli, en konforlu, en ekonomik ve en hızlı şekilde istedikleri yere ulaşmaları gerekir. O halde önemli olan taşıtların değil insanların hareketliliğidir. Çözüm ararken bu esas gözden kaçırılmamalıdır. Artan nüfus ve otomobil karşısında daha fazla yol, daha çok alt ve üst geçit, kavşak veya çok tünel yaparak şehri otomobile uydurmaya çalışmak, boşuna ve asla sonu gelmez bir gayrettir. Onun yerine doğru anlayış otomobili şehre uydurmaktır. Toplu ulaşım merkezlerine ve aktarma istasyonlarına yeterli oranda otopark inşa etmek suretiyle deniz ulaşımını ve raylı sistemleri cazip hale getirmek gerekmektedir. Bunun mümkün olması için de en kısa sürede raylı sistemi tamamlamak şarttır. Unutulmamalıdır trafik sıkışıklığındaki yakıt ve emek kaybı yıllık dört milyar TL’nin üzerindedir. Geriye doğru bakıldığında raylı sistemin tamamlanması için ihtiyaç duyulan finansman kaynakları kolayca görülebilir. Yeter ki zihniyet değişikliği sağlansın.
         “ İstanbul’da Ulaşım Çözümleri” konulu çalışmamızda belirtilen önerilerden biri de “Denizde olduğu gibi karada da coğrafi yapı avantajını tünelleri çoğaltarak kullanabiliriz. Bazı bölgelerde trafik yükü yeraltına kaydırılabilir.”  şeklindeydi.
         Takip ettiğimiz kadarıyla “ 7 tepe 7 tünel” projesi ile İstanbul trafiğinin rahatlayaca-ğından söz edilmektedir. Kâğıthane - Piyalepaşa ve Bomonti - Dolmabahçe arasında yapıl-makta olan yaklaşık 4 km’lik iki tünel vasıtasıyla 45 dakikalık yol 5 dakikaya inecektir. Ayrıca Dolmabahçe - Fulya, Fulya -  Levazım, Levazım - Akatlar, Levazım – Zincirlidere, Eyüp - Silahtar arasında devam etmekte olan yaklaşık 11 km uzunluğundaki 5 tünel ve proje aşamasında yaklaşık 10 km uzunluğunda 6 tünel daha bulunmaktadır.
         Bize göre tünellerin en acili ve önemlisi Asya’yı Avrupa’ya bağlayacak İstanbul Boğazı’nı alttan geçecek karayolu geçişidir. Boğaziçi köprüsü ile kuşak oluşturacak şekilde planlanması gereken böyle bir tünel geçişi gerçekleştirildiği takdirde boğazı geçmek için üçüncü köprüye de ihtiyaç kalmaz.
         Ulaşımı rahatlatmak, trafik akışını sağlamak için elbette yatırım yapmak şarttır. Bu aslında Büyükşehir Belediyesi’nin de aslî görevlerindendir.
         Ancak yatırımların amaca uygun olması ve sonucunda beklenen verimi sağlaması gerekir. Son onbeş yılda yapılanlar incelendiğinde görülecektir ki beklenen verim sağ-lanamamıştır. Alt ve üst geçitler, katlı kavşaklar hatta raylı sistemde bile böyle başarısız örnekler çoktur. Ümit ederiz ki aynı planlama hataları tüneller için de yapılmasın. Kâğıthane’den Dolmabahçe’ye 5 dakikada geldikten sonra Ortaköy’e veya Karaköy’e varmak için bir saat gerekmesin. Denilebilir ki Dolmabahçe’den sonra toplu taşıma araçları kullanılsın. O takdirde her iki yönde de toplu taşıma imkânları ve yeterli büyüklükte otoparklar şimdiden planlanmalı ve yaptırılmalıdır.
         Hatırlanacağı gibi Taksim - Kabataş arasında yaptırılan finüküler sistem Eminönü –Ka-bataş arasında yaptırılan raylı sistem ile bu güzergâhta ulaşım birkaç dakikaya indirilecek ve yük azalacağı için karayolu trafiğinde de rahatlama sağlanacaktı. Bugün durum nedir? Taksim’den Dolmabahçe’ye 2 dakikalık yolu 20 dakikada, Eminönü’nden Dolmabahçe’ye 3 dakikalık yolu da çoğu zaman 30 dakikada aldığımızı söylersek bu güzergâhı kullanmayanlar asla inanmazlar.
         İşte bu durumda ulaşım çözümünde trafik yönetimi önem kazanmaktadır. Bunun için trafik düzeninin sağlanması ve trafikte akışın devamlı olması için “ Trafik Yönetim Merkezi” kurulmasını iki yıl önceki çalışmalarımız sonucunda önermiştik. Uzman kişilerden oluşacak böyle bir merkez, iletişim teknolojisinin görüntülü ve sesli bütün imkânlarını kullanarak tek elden yönetimi sağlayabilir. Sadece TV ve cep telefonları ile haber vermek suretiyle trafik akışının sağlanmasını beklemek, işin ciddiye alınmadığını göstermektedir. Trafik konusunda eğitilmiş ekiplerin devreye sokulması geciktirilmemelidir.
         Mart 2009 mahalli seçimleri İstanbul için bir şanstır. Şehri yönetmek için ihtiyaç duyulan zihniyet değişikliği ve bilgili, dürüst ve yönetme becerisi olan kadrolarla diğer sorunların yanında ulaşım sorunu da çözüme kavuşabilir.
         Kanunların verdiği görev, yetki ve sorumluluğun yanında İstanbullu’ların da büyük desteğini olumlu yönde kullanamayan ve başarısız olan, başta Büyükşehir Belediye başkanı olmak üzere İstanbul’u yönetenler hiçbir mazerete sığınamazlar.

05.01.2009


         Geçen sayıdaki yazımızın birinci bölümünde “İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti” projesi ile ilgili süreci ve genel bilgileri vermeye çalıştık. Bugünkü yazımız onun devamı niteliğinde olup projenin kazançları, misyonu, hedefleri ve sonuçları ile ilgilidir.
         Bilindiği gibi AB’ne sunulan dosya “İstanbul: 4 Elementin Kenti” başlığını taşımaktadır. Bu şekilde antik felsefede evrendeki her şeyi oluşturduğu savunulan 4 elementi İstanbul’un özelliği ile birleştirerek toprak, hava, su ve ateş elementleriyle temsil ettikleri ifade edilmiştir. İstanbul’u antik felsefe ile ifade etmek doğru ve yeterli olabilir mi?
         Avrupa Kültür Başkenti 2010 İstanbul’a ne getirecek? Girişim grubunun tespit ettiği kazançların ilk sırasında “ İstanbul” adının 2006 yılından başlayarak dünya kültür sanat gündeminin merkezine oturması vardı. Bu sayede sahip olduğu dünya kültür mirasını Avrupa ile paylaşacak ve kazanmaya başlayacaktır.
         Yeni kültür merkezleri, müzeler yapılacak, kültür alt yapısı güçlenecek, sanatçılarımız kendilerini uluslararası ortamlarda tanıtma imkânı bulacak, en önemlisi de “Katılımcı bir yaklaşımla oluşturulacak kentsel dönüşüm projeleri bir yandan kentin çehresini değiştirecek, öte yandan kentlinin yaşam kalitesini yükseltecek.”
         Duyunca kulağa hoş geliyor. Gerçekleşmesi, yaşam kalitesinin yükselmesi elbette arzu edilen bir durumdur; ama sorunları deneme metoduyla çözmeye çalışmakla yaşam kalitesi yükseltilemez. Takip edilen küresel güçlere hoş görünme ve işbirlikçi siyaset sonucu meydana gelen kültürel yozlaşma ve ahlâki çöküş, İstanbul’daki mevcut güzellikleri bile göremeyen ve anlayamayan birçok kişiyi önemli makamlara getirmiştir. Bazen kötü niyetle olmasa bile kültür değerlerimizin yozlaşmasına veya tahrip olmasına göz yumulmaktadır.
         İstanbul 2010 misyonunu oluşturan hedefler doğrultusunda Artistik Kurul ve Proje Değerlendirme Ekibi oluşturuldu. 15 kişiden oluşan ekip 3 er kişilik gruplara ayrılarak gelen projeleri tespit edilen kriterlere göre değerlendirecektir.
         Ana hedef “Kenti sanat ve kültür yoluyla geliştirmek ve zengin potansiyelini tüm Avrupa ve Dünya için esin kaynağı olacak şekilde değerlendirmek”  olarak tespit edilmiş ve  5 başlıkta açıklanmıştır:
       · Kentsel Dönüşüm: İstanbul’un kazançları arasında gösterilen ve hedeflerden birisi olan bu konu sanat projeleri ile gerçekleşecek kadar kolay değildir; siyasi, idari, teknik ve ekonomik açıdan bilgi, beceri ve irade gerekmektedir.
       · Kültürel Miras: Tersane, gazhane gibi işlevini yitirmiş endüstriyel alanların değerlendirilmesi doğru projeler olarak görülebilir. Ancak bu alanlarda bulunan tarihi yapıların zarar görmemesi şarttır.  Bu kapsamda mimari eserler ve sanatın bütün dalları, mûsikiden mutfağa kadar Türk Kültürünün bütün güzellikleri yozlaşmadan kurtarılmalıdır. Türk mûsikisinin ihtişamı milletimize ve yabancılara gösterilmelidir. Tam tersine yabancı müzik programlarının yoğunluğundan yabancılara bile kendi müziklerini dinleteceğimiz anlaşılmaktadır.  
      · Kültür ve Sanat Altyapısı: İstanbul’da kütüphanelere, her türlü sanat ve kültür üretim ve sergileme mekânlarına, sanat medyasına, eğitimine ve kentlinin etkin katılımını sağlayacak yatırımlara ihtiyaç olduğu belirlenmiştir. Diğer tarafta mevcut kütüphaneler içler acısı durumunu devam ettirmektedir. Öncelikle bu kütüphanelerde bulunan elyazma eserlerin kurtarılması ve ilelebet yaşatılması sağlanmalıdır.
      · Çokkültürlülük: İstanbul 2010, kültürel çeşitlilik ve farklılıklarla bir arada yaşama pratiğini konu edinen projelere önem vermektedir. Burada alt kültürleri teşvik eden mikro milliyetçiliğe cesaret veren ve bölücülüğe hizmet eden anlayışa dikkat edilmemesinden endişe etmekteyiz. Bu imkânı fırsat olarak görebilecek kötü niyetliler millî birlik ve bütünlüğümüze, millî benliğimize saldırarak projelerden pay kapmaya çalışmaktadırlar.
      · Birlikte İş Yapmak: Kamu sektörü-yerel yönetim-sivil toplum- eğitim- bağımsız sanat kuruluşları arasında işbirliği ile gerçekleştirilecek projelere öncelik verileceği belirtilerek, kentte karar verme sürecinin demokratikleştirilmesinin özendirileceği belirlenmiştir. Küresel gücün ve AB’nin dayatmalarına karşı olan görüşlere de tahammül edilmesi ve bu görüşteki üniversite, vakıf, dernek ve şahısların bu süreçte yer almaları sağlanmalıdır.
         İstanbul dünyanın en güzel şehirlerinden birisi, bize göre birincisidir. Coğrafî güzelliği kadar tarihî ve kültürel zenginliği de önemlidir. Bir Türk şehridir. Müslüman Türk kimliğinin de şaheseridir. Süleymaniye’de Bayram Sabahı şiiri ile Yahya Kemal, Hicaz makamındaki Aziz İstanbul bestesi ile Münir Nurettin, Âşiyan’da Orhan Veli, Çırağan’da Yahya Efendi, Gözcü Baba’dan Hazreti Yûşa’ya, Eyüp Sultan’dan Merkez Efendi’ye hepsi birer mühürdür. Kız Kulesi’nden Galata Kulesi’ne, Ayasofya Camii’nden Hırka-ı Şerif Camii’ne, Süleymaniye’den Sultanahmet’e, Mısır Çarşısı’ndan Kapalıçarşı’ya saymakla bitiremeyeceğimiz kadar abide eserle İstanbul gerçek kültür merkezidir.
         Geniş bir coğrafyada, çok sayıda milleti yüzyıllarca barış ve huzur içinde yaşatmış bir imparatorluğun mirasçıları olarak, her milletin ve her insanın saygın olduğuna ve aşağılanamayacağına inanmaktayız. Başkalarının da bizim tarihimize, inancımıza, millî ve manevî değerlerimize ve ecdadımıza saygı göstermelerini bekleme hakkımız vardır. Bu bir tarihî sorumluluktur ve yönetici durumunda olan herkesin ve her aydının bu sorumluluğu taşımasını bekliyoruz. 

15.10.2008

           
Üç yıldır gündemde önemli yer tutan ve Başbakan tarafından “ İstanbul’un Geri Kazanımı Projesi” olarak sunulan 2010 Avrupa Kültür Başkenti ne demektir? Söylendiği gibi Ülkemize ve Milletimize ve de İstanbul’a kazandıracağı neler vardır? Geri kazanımdan ne anlam çıkartılmalıdır? Geleceğe yönelik millî menfaatlerimiz hususunda gerekli hassasiyet gösterilebilmekte midir?
         Yunanistan Kültür Bakanı Melina Mercouri tarafından 1985 yılında ortaya atılan ve aynı yıl AB Bakanlar Konseyi tarafından kararlaştırılarak uygulamaya giren bir projenin adı “ Avrupa Kültür Başkenti” dir. 2000 yılına kadar her yıl AB üyesi ülkelerinden bir şehre bu ünvan verilirken, 2000’den sonra hem AB üyesi olmayan Avrupa ülkelerine hem de birden fazla şehre verilmeye başlandı.
         2010 yılına kadar 43 şehir bu ünvanı elde ederken Yunanistan, Fransa, İspanya, İtalya, Belçika ve Almanya üçer defa ile en çok temsil edilen ülkeler oldular. Yunanistan 1985’te Atina, 1997’de Selanik ve 2006’da Patras olmak üzere her defasında tek başına temsil yetkisi almış oldu. Bunlardan Patras 2000’den sonra olmasına rağmen tek başına bu temsil yetkisini kullanmıştır.
         İstanbul Girişim Grubu, Başbakanlık, Dışişleri Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, İstanbul Valiliği, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı ve bazı sivil toplum kuruluşlarından oluşarak hazırladıkları “ İstanbul: 4 Elementin Kenti” başlıklı dosya ile 13 Aralık 2005’te başvurusunu yaptı. 13 Kasım 2006’da AB Kültür Bakanları tarafından onaylanarak kesinleşen karara göre 2010 yılında İstanbul’la beraber Macaristan’dan Peç, Almanya’dan da Essen şehirleri Avrupa Kültür Başkenti ilan edildi.
         Burada üzerinde durulması gereken önemli hususlar vardır. 2010 yılına kadar kültür başkenti olan 43 şehirden kaç tanesi İstanbul’la mukayese edilecek ölçüde kültür ve turizm değerlerine sahiptir? Patras gibi birçok şehir tek başına bu ünvana sahip olurken İstanbul’un yanında diğer iki şehir neden vardır? Ülkemizden Bursa, Edirne, Manisa, Kütahya, Kastamonu, Amasya, Kayseri, Sivas, Konya, Antakya, Şanlıurfa, Mardin, Erzurum ve Trabzon başta olmak üzere birçok şehir bu ünvana lâyıktır. Girişim grubu ve Başbakan elde edilen sonucu başarı olarak sunarken gerçekten mutlu oldular mı?
         Biraz da girişim grubunu tanımak gerekir. Başbakanlığın 17 Mart 2005 tarihli genelgesiyle oluşturulan organizasyon, 02.11.2007 tarih ve 5706 sayılı “ İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Hakkında Kanun” kapsamında oluşturulan “Avrupa Kültür Başkenti Ajansı”nın kurulmasıyla tüzel kişilik kazanmış olmaktadır. Koordinasyon kurulu, danışma kurulu, yürütme kurulu, genel sekreterlik gibi birimleri olan ajansın özel bütçesi de bulunmaktadır.
         Kanun yürürlüğe girene kadar görev yapan, daha sonra geçici 2. madde ile ajansa intikal eden ve 2 temsilci ile yürütme kurulunda temsil edilen girişim grubunda resmi kuruluşların ve odaların dışında üniversiteler adına Bahçeşehir Üniversitesinden 1, Bilgi Üniversitesinden 2 temsilci bulunmaktadır. Vakıflar arasından; İslami Düşünce ve Dayanışma Vakfı, İstanbul Kültür ve Sanat Dostları, Birlik Vakfı, İktisadi Kalkınma Vakfı, İstanbul Kültür Sanat Vakfı, Kubbealtı Akademisi, Kültür Bilincini Geliştirme Vakfı, Su Vakfı, Tarih Vakfı, Dernekler arasından da; Avrupa Kültür Derneği, İnsan Yerleşimleri Derneği, Kültürlerarası İletişim Derneği, Uluslar Arası Plastik Sanatlar Derneği,  Reklâmcılar Derneği, Uluslar arası Yazarlar Derneği yer almaktadır.
         Dikkatle incelendiğinde görülecektir ki bu dernek ve vakıfların büyük çoğunluğu Avrupa fonlarından, küresel kaynaklardan beslenen ve millî birlik ve bütünlüğümüzden ve istiklâlimizden yana tavır koyamayan kuruluşlardır. Bilgi Üniversitesi ise Ermeni iddialarını destekler mahiyetteki toplantıya ev sahipliği yapmasıyla bilinmektedir.
         Avrupa Kültür Başkenti 2010, İstanbul’a ne getirecek veya ne kazandıracak? Projeyi küçümsemiyorum. Aksine İstanbul’un hakkının verilmediğini ve bu durumun bizi yönetenler tarafından normal karşılanmasını kabul edemiyorum. Ayrıca kültür mirasını koruyacağız adına Bizans kültürünü canlandırma gayretlerini yadırgıyorum. Selanik bugün Yunanistan sınırları içinde kalmış bir Türk şehridir. 1997 yılında Avrupa Kültür Başkenti ilan edildi. 1998’de Selanik’i gezme, inceleme imkânı buldum. Bırakınız Türk eserlerini onarıp korumayı ve öne çıkarmayı, altı yüzyıllık tarihi mirası 75 yılda tamamen yok etmişler. Türk izlerini silmek için Avrupa fonlarını cömertçe kullanmışlar.
         Buraya kadar bu konudaki genel bilgileri vermeye çalıştık. İkinci bölümde bu proje ile İstanbul’un neler kazanacağı, projenin misyonu, hedefleri ve sonuçları ile ilgili görüşlerimizi ifade edeceğiz..

10.09.2008

         Birçok yönden örnek gösterilebilecek çok vasıflı ve donanımlı düşünce insanı, şair ve yazar Dilâver Cebeci, her şeyden önce “ Müslüman Türk” ideal ölçülerinde birisiydi. Mayısın son cuması ebedi âleme yolcu ettik O’nu. Yaklaşık otuz yılımız beraber geçti. Beyin ameliyatından sonra geçen sekiz yıllık zor dönemde arkadaşlarımızla birlikte O’na yoldaş olduk.
         Yurt içinde ve dışında birçok seyahatimiz oldu. Benden on yaş büyüktü ama ona göre akrandık ve 3000 yaşındaydık. O kadar çok şey konuştuk ki… Her konuda konuşmaktan zevk almanın yanında yeni ufuklar açılmaktaydı. Kültür, tarih, sosyoloji, coğrafya, tasavvuf, edebiyat O’nun Türkçesiyle daha da güzelleşmekteydi. O’nu tanıyıp da sevmeyen kimse olduğunu zannetmiyorum.
         Yirminci yüzyıla damgasını vuran İstiklâl şairi M. Âkif Ersoy, Bayrak şairi A. Nihat Asya, Türkiyem şairi ise Dilâver Cebeci’dir.
         Her millî olayda milletimizi coşturan “Türkiyem” aynı zamanda Türk milliyetçilerinin telefon müziği olarak da kullanılmaktadır.
         Bestelenen birçok şiiri arasında askeri marşlardan, aşk şarkılarına kadar örnekler vardır. Yurt içinden ve dışından birçok ödüle sahipti. Makedonya, Tataristan ve Hollanda’da yapılan şiir günlerinde ülkemizi temsil etmiştir. Nesir yazılarının fikrî ve edebî güzelliği yanında yaşayan Türkçeyi de ustalıkla kullanmıştır. Unutulmuş pek çok öz Türkçe kelimeyi kullanarak da dilimize hizmet etmiştir. Seyyah-ı Fakir Evliya Çelebi üslubuyla yazdıkları, Türk edebiyatına zenginlik katmıştır. Tarih düşürmenin de ustasıydı.
         Çok gezdik. Türk’ün her şeyini ve özellikle Türkler’in yaşamış olduğu her yeri çok severdi; ama iki yer vardı ki oralardan ayrılmak istemezdi. Birincisi Söğüt, ikincisi ise Kocacık’tı. Bilecik ilinin Söğüt ilçesinde Osmanlı’nın kurucusu Osman Gazi’nin babası Ertuğrul Gazi ve diğer akrabalarının türbeleri, kabirleri bulunmaktadır. Kocacık ise bugün Makedonya’nın batısında bulunan Debre kasabasının bir dağ köyüdür ve burası altı yüzyıl önce kurulmuş bir Türkmen yerleşim yeridir. Uzun yıllar çok büyük bir yerleşim yeri iken Ali Rıza Efendinin ayrılmasından sonra bugünlerde 30 haneli bir köye dönüşmüştür. Firari Ali Rıza diye anılan kişi Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün babasıdır ve o köyden ayrılan ilk kişi olması dolayısıyla O’na bu sıfat verilmiştir.
         Dilâver Hoca tepeleri dağları, denize düzlüğe tercih ederdi. “ Medine” şiirinde şöyle demektedir.
         …………
         Dağlar tecelli yeri, dağların bağrı emîn;
         Dostlara vasiyetim: Beni dağlara gömün!
         …………
         Belki dağ değil ama bir tepeye gömüldü. Çengelköy’ün tepesinde İstanbul’un hemen her yerini gören ve 45 m. Yüksekliğinde, 150 m² büyüklüğündeki Türk Bayrağı’nın gölgesinde yatmaktadır.
         Kelkit, Kırıkkale, Erzincan, Aydın, Ankara ve İstanbul doğup büyüdüğü, okuduğu ve yaşadığı yerlerdi. Son 17 yılı Süleymaniye Camii Külliyesi’nde geçti. “Darrüzziyâfe” Türk Dünyasının merkezlerinden birisi olduysa bunda en çok pay Dilâver Hoca’nındır. Gerek yurt içinde gerekse yurt dışındaki soydaşlarımızdan İstanbul’a gelenlerin uğrak yeri olan Darrüzziyafe O’nunla temsil edilmekteydi. Türk Mutfak Vakfı’nı ve Türk Düşünce Hareketi’ni beraber kurduk. Her şeyi titizlikle yapardı. İyi bir araştırmacı ve Türklük Ülküsü’nün yorulmaz bir savaşçısıydı. 
         Millî birlik ve bütünlüğümüze, istiklâlimize kasteden kanlı terör olaylarına ve devleti kuran iradeye karşı hareketlere kahroluyordu. Türk Milliyetçilerinin varlığı tek güven kaynağıydı. En zor anlarda bile Türk Milletinin sağduyusuna ve yüksek mücadele azmine dayanarak başarılı olunacağına inanmaktaydı.
         Küresel güçlerle işbirliği yapanlara, inançsız sözde Atatürkçüler’e ve çıkarları peşinde koşan şekilci Müslümanlara karşı amansız mücadele etti. Bunu yazılarına ve şiirlerine de yansıttı. “  Bayrak Olayı” adlı şiirine başlarken 28 Kasım 1919 Cuma sabahı Maraşlılar’ın, Kaledeki Türk bayrağı yerine Frenk bayrağının dalgalanmasının yüreklere işleyen sızısını dile getirmiştir. Uzunca olan bu şiirin günümüzde de bütün canlılığıyla ifadesini bulan kısmı şöyledir.
              ………….
              Kısa bir zaman geçti sessiz, tedirgin…
              Çıktı imam minbere sünnet bitince
              Bir alev dolaştı dört yanında caminin,
              Sıra farza gelince…

              Doğrulup bir yiğit;
              Dedi ki: Ey
              Olur mu böyle şey?

              Burada boynumuz kıldan incedir.
              Ancak bir şey var ki; Farzdan öncedir.

              Cuma kılmak için er olmak gerek
              Hepsinden önce de hür olmak gerek.

              Tanrı kabul etmez namazı bilin,
              Dururken kalede bayrağı elin.
              …………

         Dilâver Hoca’nın bazen bir kıtası, bir beyti veya bir mısrası bile kitaplara sığmayacak kadar anlam yüklüdür. Özellikle gençlerimize örnek olmalıdır. Sağlığında yeteri kadar anlaşılamadı, tanınamadı ve değeri bilinemedi. Temennimiz bundan sonra unutulmaması, eğitim, kültür ve sanat faaliyetlerinde hak ettiği yeri almasıdır.

26.08.2008
         Tarihin en eski ve büyük medeniyetlerinin sahibi olan Türk Milleti’nin en belirgin özelliği hür yaşama arzusudur. Bu özelliğinden dolayı Türk Milleti devletsiz kalmamıştır. Sıkıntılı dönemler hatta kısa süreli esaret dönemleri olmuştur. Her defasında istiklâle kavuşmayı bilmişlerdir. Efsanelerde, anıtlarda ve yazılı belgelerde görülen hür yaşama fikri, millî kimlikle özdeşleşmiştir.
         Millî kimlik, birliği sağlayan kültür unsurlarından oluşur. Dil, din, töre, düğün, cenaze, mâbet, mezarlık, bayram, misafirlik, mûsiki, eğlence, ev kurma gibi pek çok özelliğimiz Türk’e ait güzelliklerdir. Bunları korumak geleceğimizle ve istiklâlimizle doğrudan ilgilidir.
         Atamız Bilge Kağan “ Üstte gök çökmedikçe, altta yer yarılmadıkça, senin ilini ve töreni kim bozabilir? Ey Türk! Titre ve kendine dön.” demiştir. Uzun asırlar sonra da Mustafa Kemal Atatürk “ Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak evvela bizim kendi benliğimize ve milletimize bu hürmeti hissen, fikren ve fiilen bütün ef’al ve harekâtımızla gösterelim. Bilelim ki millî benliği bulunmayan milletler, başka milletlerin şikârıdır” diyerek bizleri uyarmıştır.
         Teknik gelişmelerin baş döndürücü bir hızla ilerlediği çağımızda, sosyal değişmeler aşırı sapmalar ve yozlaşmalara yol açmaktadır. Sosyal çatışmalar fertler ve kurumlar arasında olduğu gibi, ferdin kendi benliğinde de meydana gelmektedir. Bu hususu körükleyen küresel güçler, millî güçlere karşı amansız bir saldırı içindedirler. Sermaye, bilgi ve iletişimi ellerine geçiren bu güçler diğer milletlerin düşüncelerini kendi tercihleri doğrultusunda değiştirme konusunda başarılı olmaktadırlar.
         Ekonomik gelişmeyi sağlayamayan milletler bilimden mahrum kalmakta ve hızla cahilleşmektedirler. Böyle bir durumda millî direnç zayıflamakta, kültürel yozlaşma hızlanmakta ve ahlakî çöküş oluşmaktadır.
         Ülkemizde bu çöküşü birçok alanda görmekteyiz. Hayat tarzı değişmekte, yabancı hayranlığı artmaktadır. Büyük çoğunluk gidişatın farkında değildir. Birçok kimse şahsi çıkarları doğrultusunda, yanlışı gördüğü ve anladığı halde sesini çıkarmamaktadır; hatta gidişata ayak uydurarak menfaatlerini korumaya çalışmaktadırlar. Çok az sayıda duyarlı insan da ya sesini duyuramamakta ya da yakın çevresinde çırpınıp durmaktadır.
         Başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlerden başlayarak kasabalara kadar yayılan bu çöküşe örnek oluşturacak bazı konulara değinmek istiyorum. Bunlardan birincisi düğünlerdir.
         Aileler mutlu günlerinde eğlenme haklarına sahiptirler. Evlenme önemli bir husustur ve meydana gelen aile de kutsal bir kurumdur. Bu konu başka milletlerde bizimki kadar önemli değildir. Bizdeki gelenekler çok köklüdür ve çeşitli güzelliklerle süslenmiştir. Son halkayı oluşturan düğünler de aynı güzelliklerle gerçekleşmeli ve Türk kültürüne ve geleneklerimize aykırı davranılmamalıdır. Nikâh salonlarında yapılan törenler bile yabancı müzik eşliğinde gerçekleşmektedir. Düğünle ilgili çok zengin ve coşkulu ezgilere sahip olmamıza rağmen uygulaması nadiren görülmektedir.
         Nikâh salonlarından başlayarak, düğün salonları, oteller, lokantalar ve açık alanlarda yapılan düğün törenleri ile benzer yerlerde yapılan sünnet törenlerini organize eden resmi kurumlara ve mekân işletmeci ve sahiplerine ailelerden daha çok görev düşmektedir; çünkü düğün sahipleri ömürleri boyunca çocukları ile ilgili biri sünnet biri de evlenme olmak üzere en çok iki defa karşılaştıkları mutlu günlerinde telaş ve heyecandan düşünemedikleri bazı hususlarda uyarılmalıdırlar. Resmi kurumlarda çalınan müziklerin Türk müziği olması hususu belediyelerin görevi olmalıdır.
         İkinci konu işyeri isimleri ve tabelalardır. Dil konusu başlı başına ele alınması gereken, ilelebet Türk olarak yaşamanın temeli olan en önemli kültür unsurudur. Detaya girmeden son zamanlarda yoğunlaşan, dikkatli ve hassas olan insanları rahatsız eden tabela kirliliğine değineceğim.
         Burada da üç hususa dikkat çekmek istiyorum. Büyük inşaat şantiyelerinden ve büyük işyerlerinden başlayarak sokak aralarındaki küçük işyerlerine kadar giren yabancı isimler kimlere hitap etmektedir? Bu tabelalar bir üstünlük mü sağlamaktadır? Yoksa bizim vatandaşlarımız artık Türkçeyi sevmeyen vurdumduymaz insanlar olarak mı görülmek-tedirler?
         Diğer husus daha masum olmakla beraber dilimizi yaşatmak açısından önemli görülmelidir. “Kat otoparkı” sıkça görülen tabelalardandır. “Katlı otopark” olması gerekmez mi? “Katkısız odun ekmeği” odundan ekmek olur mu? İfade edilmesi gereken odun ateşinde pişen ekmektir. Bu yanlışlıklar düzeltilmeli ve tekrarı önlenmelidir.
         Üçüncü yanlış dilimize ağır bir hakaret olarak algılanabilir. “Eskidji”, “Dönerchi”, “Kumash” gibi kelimeleri tabelalara veya vitrin camlarına yazanlar bu hakkı kendilerinde nasıl görebilmektedirler? İster cehaletten isterse kasten olsun derhal vazgeçilmesi ve düzeltilmesi gerekir.
         Yozlaşma durdurulamazsa sonuç hüsran demektir. Düğün geleneklerimizden dilimize, giyim-kuşamdan beslenme alışkanlıklarımıza, aile içi ve komşuluk ilişkilerimize uzanan Türk kültürünün bütün güzellikleri hür yaşama arzumuzun göstergesi olacaktır. Bunlardan asla vazgeçmeyelim!
         Vatandaşlar olarak üzerimize düşen görevlerin şuurunda olmamız gerektiği gibi siyasetçilerimize ve TBMM’ne de yasal düzenlemeler yapmaları bakımından acil görev düşmektedir.

01.06.2008
        Daha önce depremle ilgili beş yazımız yayınlandı. Konunun çok önemli olması dolayısıyla çözüm üretilene kadar sürekli gündemde tutulması gerektiğini bu yazılarda ifade etmiştik. Bu süreçte kimin ne söylediğini ve ne yaptığını izlediğimizi de belirtmek isterim.
         Deprem hakkında genel bilgiler, depremde yapıların hasar görme sebepleri, depremin sosyal boyutları, eğitim, malzeme ve sigorta konularını işledikten sonra çözüm yollarını ortaya koymuştuk. Çalışmamızın esasını deprem öncesi hazırlıklar ve depreme karşı güvenli yapılaşma oluşturmuştur. Bu defa okuyuculardan aldığım talepler doğrultusunda olası bir deprem anında yapılması gerekenler üzerinde duracağım. Burada söz konusu olan vatandaşlarımızın ferdi olarak veya ailece bulunulan ortamda alabilecekleri tedbirlerdir.
         Uluslar arası ve yerel kurtarma ekiplerinin, depremlerdeki kurtarma çalışmalarından ve tasarlanmış yıkım deneyleri sonuçlarına göre elde edilen bilgilere dayanarak aşağıdaki önerilerde bulunmak mümkündür.
1- Deprem başladığı anda mümkün olduğunca sakin olunmalıdır. Yapılması gerekenler hatırlanmalıdır. Bina içindekiler açık alana çıkma imkânına sahiplerse derhal çıkmalıdırlar. Aksi halde sarsıntı durana kadar sakince beklenmelidir. Bina terk edilirken baş yastık, minder, çanta v.b. gibi eşya ile korunmalıdır.
2- Binalar terk edilirken asansör kullanılmamalıdır. Deprem anında asansör içinde bulunanlar asansörü durdurarak hemen çıkmalıdırlar.
3- Eski teknolojilere göre üretilen yapılarda hiçbir zaman merdivenlere yönelmemek gerekir. Merdivenler ana binalardan farklı bir frekans aralığına sahiptirler ve hasar görmesi en muhtemel alanlardır. Buralarda meydana gelen yaralanmalar da ağır olur. Deprem yönetmeliğine uygun olarak üretilen yapılarda ise betonarme merdivenler binalar kadar güvenlidir.
4- Deprem anında binaların orta kısımlarında durmaktansa dış duvarlara yakın yerlerde bulunmak fayda sağlar. Çıkış yolu bulunabileceği gibi kurtarma ekiplerinin ulaşması da kolay olur.
5- Ahşap yapılar depreme karşı güvenlidir. Ahşap esnek olduğu için çökme olursa geniş yaşam boşlukları oluşur. Bu yapılarda tamamen yıkılma az görülür. Tuğla, briket ve benzeri malzemelerden yapılan yığma yapılarda yıkılma olursa, yaşam boşlukları daha az oluşur. Ciddi yaralanmalar meydana gelir. Düşük kaliteli ve deprem yönetmeliğine aykırı olarak inşa edilen betonarme yapılarda yıkım çok daha ağır olur. Yönetmeliklere uygun ve kaliteli malzemelerle inşa edilen betonarme yapılarda ise ciddi hiçbir hasar oluşmaz. Güvenli yapılardır.
6- Binalar yıkılırken, eşyaların üzerine düşen inşaat elemanları veya mobilyalar boşluklar oluştururlar. Bu boşluklara hayat boşluğu denilmektedir. Böyle bir boşluktan istifade edebilmek için deprem anında bir eşyanın yanında, bebeklerin ana rahmindeki cenin gibi, doğal bir şekilde dizlerini karınlarına doğru çekip kıvrılarak yatmak gerekir. Eğer bir kanepenin veya büyükçe bir eşyanın yanında yatmayı başarabilirseniz oluşacak boşluk hafif yaralanmalara bile yol açmaz. Çömelerek korunmak son derece tehlikelidir ve kurtulma şansı azdır.
                       Okullarda sıraların veya masaların altına girmek son derece sakıncalıdır. En doğrusu sıraların arasında oluşan boşluklarda yukarıda açıklandığı gibi kıvrılarak yatmaktır.     
        1985 Mexico City depreminde kurtarma ekiplerinin enkazına girdikleri bir okulda gördükleri manzara buna açık bir örnek oluşturmaktadır. Bütün çocuklar sıraların altındaydı ve hepsi de ezilmişlerdi. Sıraların yanındaki boşluklara kıvrılarak yatsalardı hayatta kalmış olacaklarını bilen kurtarma ekipleri, bu gereksiz ve ayıp eylemin sorumlusunun çocukları bu şekilde yönlendirenler olduğunu tespit etmişlerdir.
7- TV izlerken, kitap okurken v.s deprem olursa güvenli şekilde dışarı çıkmak mümkün değilse kanepe, koltuk veya en büyük eşyanın yanında cenin şeklinde kıvrılarak yatmak gerekir. Çıplak ayakla dolaşılmamalıdır.
8- Gece yatarken deprem olursa, yuvarlanarak yatağın yanına düşüp cenin vaziyetinde kıvrılarak yatmak doğru olur. Orada hayat üçgeni oluşur.
9- Gazla ve elektrikle çalışan aletler açıksa kapatılmalıdır. Mümkünse fişler prizlerden çekilmeli, ana musluklar kapatılmalı, sigortalar gevşetilmelidir.
10- Yolda yaya olarak bulunuyorsanız yapılardan mümkün olduğunca açıkta durmak gerekir. Etrafta oluşacak tehlikelere karşı dikkatli olunmalıdır. Yıkıntı parçalarından, elektrik direkleri, reklâm panoları gibi düşmesi muhtemel şeylerden uzak durmalıdır. Toprak kayması, yeraltında bulunan kanalizasyon, gaz ve elektrik hatlarından gelecek tehlikeler unutulmamalıdır. Deniz kıyısından uzaklaşılmalıdır.
11- Şayet araçta iseniz derhal dışarı çıkmalısınız. Aracınızı yolu kapatmayacak şekilde durdurmalısınız. Birçok depremde köprülerde veya geçitlerde araçlarını terk etmeyenlerden sağ kurtulan olmadığı görülmüştür. Oysa araçların yanında kurtulmalarına yetecek hayat boşlukları oluştuğu kurtarma ekiplerince tespit edilmiştir.
         Deprem olmadan önce de yapmamız gerekli olan bazı hazırlıklar vardır. Devrilmesi veya düşmesi mümkün olan eşyaların duvarlara sabitlenmesi bunlardan en kolayıdır. Deprem çantası da unutulmamalıdır. Ayrıca evin veya apartman bahçelerinin uygun yerlerinde saklanacak şekilde ilk yardım malzemeleri ve ilaçların bulunduğu sağlık çantası, yeteri kadar kürek, kazma, halat, fener gibi araç gereçlerin hazırlanması yararlı olacaktır. Acil tahliye için gerekli olabilecek ışıldakların takılması da faydalı olur. Ancak bütün bunların iki ayda bir defa kontrol edilmesi, gerekiyorsa güncelleşmesi şarttır.

01.05.2008
         Yetişkin her insan çalışmak ister. Bunu hayatını sürdürebilmek, kendisinin ve ailesinin geçimini sağlamak için ister. Çalışmak herkesin en tabii hakkıdır. Eğitimine, becerisine ve diğer özelliklerine uygun olarak çalışma yaşına gelen insanlara iş ortamını sağlamak da yönetenlerin görevidir. İş bulamayan, çalışamayan insanlar işsizdir.
         Ülkemizin en önemli sorunlarından birisi işsizliktir. Bu sorun İstanbul’da biraz daha önem kazanmaktadır; çünkü bu şehrimizde geçim sıkıntısı çok yüksek düzeydedir. İş bekleyen genç nüfus da çok fazladır.
         Anayasamızın 49. maddesi “ Devlet çalışanları ve işsizleri korumak, çalışmayı desteklemek, işsizliği önlemeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmak ve çalışma barışını sağlamak için gerekli tedbirleri alır” demektedir. Bu şekilde devleti yönetenlere kapsamlı bir görev verilmiş olmaktadır.
         Hükümet bu görevi çok başarılı olarak yaptığını iddia etmektedir. 2002 de %10,3 olan işsizlik oranı, bugün resmi rakamlara göre %11,3’e yükselmiştir. Bu oranın dünya ortalaması %6,3, AB ülkelerinde  %6,7 Doğu Asya ülkelerinde % 3,8, Latin Amerika’da %7,7,Orta ve Güney Afrika’da %9,7, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da ise %13,2 dir.
         İstihdam hizmetlerini devlet adına yürütmekle, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ve bu bakanlığa bağlı Türkiye İş Kurumu ( İŞKUR) görevlidir. Kurul kanununun 13. maddesine göre de İl İstihdam Kurulları kurulmuştur. Bu kurullarda Vali’nin başkanlığında, Belediye Başkanı,  Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bölge Müdürü, İl Milli Eğitim Müdürü, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Müdürü, Gençlik ve Spor İl Müdürü, Sanayi ve Ticaret İl Müdürü, Ticaret Odası Başkanı, Sanayi Odası Başkanı, Esnaf ve Sanatkârlar Odası Başkanı, Küçük ve Orta Ölçekli Sanayi Geliştirme ve Destekleme İdaresi Başkanı, Organize Sanayi Bölgeleri Müdürlükleri,  ilde bulunan yüksek okullardan belirlenecek üç öğretim üyesi, Sakatlar Federasyonundan bir temsilci, köy ve mahalle muhtarlarından birer temsilci, Valinin gerekli göreceği eğitim kurumları, sivil toplum kuruluşları ile diğer kurum ve kuruluş temsilcileri ve ilde en çok üyeye sahip işçi ve işveren konfederasyonlarından birer temsilci görev almaktadır. İstanbul Valiliği İl İstihdam Kurulu 2005 yılı olağan toplantısında görevlerini daha dar bir kurula bırakma kararı almıştır.
         Bu kapsamda İstanbul’da oluşturulan “ İstihdamı Değerlendirme ve Geliştirme Komis-yonu”,  çalışmalarını 2007 Aralık ayında tamamlayarak hazırladıkları raporu yayınlamıştır.
         Komisyon, raporunda TÜİK verilerinin esas alındığını, dünyada ve Türkiye’de işgücü piyasasının kapsamlı bir çözümlemesinin yapıldığını, uluslararası çalışma örgütü ve OECD verileri temelinde gerçekleştirildiğini belirtmiştir. Raporun giriş kısmının sonunda  “ İstan-bul’da işsizliğin ulaştığı boyut ağır ve ürkütücüdür” denilmektedir.
         Bu rapora göre;
         İstanbul il genelinde firma yatırımlarının sektörlere göre dağılımı incelendiğinde bazı alanlarda artış görülmekle beraber bazı alanlarda da kayda değer azalışlar söz konusudur. Bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:
• Hazır giyim ve konfeksiyon firmaları %31 azalarak, sayıları 20.216’dan 13.853’e düşmüştür.
• Kamyon, otobüs ve otomobil yedek parça alanındaki firmalar %31 azalarak, sayıları 6.306’dan 4351’e düşmüştür.
• Kimyevi madde ve kimyevi boyalardaki firma sayısı %20 azalarak, sayıları 6.027’den 4.775’e düşmüştür.
• Bankalar ve finans kuruluşları alanında %24 azalışla, firma ve şube sayısı 4.454’den 3.375’e gerilemiştir.
         Bu raporda İstanbul’da işgücü piyasasının yapı ve özellikleri temelinde analizi de yer almaktadır. Analize göre zayıf yönler şunlardır:
 İstihdam oranının düşüklüğü
 İşsizlik oranının yüksekliği
 Eğitim-istihdam ilişkisinin kopukluğu
 Yabancı kayıt dışı istihdamın yüksekliği
 Yerli ve yabancı göçün devam etmesi
 Eğitim, sağlık ve sosyal yaşam sorunları
 İşgücü maliyetlerinin yüksekliği
 Yatırım için altyapı maliyetlerinin yüksekliği
 Gelir dağılımındaki adaletsizliğin çok daha çarpıcı olması
 Yüksek düzeyli verimli işletmelerle, geleneksel teknolojilerle çalışan az verimli işletmelerin ortaya koyduğu ikili yapı
 Kaçak yapı stokunun fazla olması
 Ulaşım altyapı eksikliği ve plansızlık
 Afet riskleri ve muhtemel deprem tehdidi
 İşgücü piyasasına ait veri tabanı yetersizliği
 İşçi, işveren ve devlet arasında sosyal diyalog mekanizmalarının olmaması
 Yatırım için gerekli olan istikrar ve güven ortamının yaratılamayışı
 Bürokratik engellerin devam etmesi
 Tarımdaki istihdam çözülmesi ile oluşan fazla işgücü için planlama yapılamayışı
 İstihdama yönelik ekonomik politikaların eksikliği
 İstihdam teşviklerinin yetersizliği
              Bu tespitleri biz yapmadık. Hükümetin emrindekiler ve onlarla beraber hareket eden kuruluşların temsilcileri yaptı.  Biz sadece raporda yer alan bilgilerin bazılarını sizlerle paylaşı-yoruz.
             Söz konusu raporun giriş bölümünün son cümleleri ile yazımı tamamlamak istiyorum. “Bu sorun çözümsüz değildir. Bugünden alınacak tedbirlerle sıkıntıları asgari düzeye indirmek mümkündür. Bunun için özellikle sorunun doğru teşhis ve tespit edilmesi, sonuç alıcı politikaların ilgili ve yetkili tüm tarafların katılımı ve mutabakatıyla belirlenip kararlılıkla uygulanması gerekmektedir”
             Başlangıçta yasal görevleri belirtmiştik. Temennimiz yetki ve sorumluluğu elinde bulunduranların konuşmayı bırakmaları ve görevlerini yapmalarıdır. Bu konuyu takip etmeye devam edeceğiz. 

15.04.2008
         “İnsan aklının erebileceği olgu, gerçek ve ilkelerin bütününe verilen ad” veya “Öğrenme, araştırma veya gözlem yoluyla elde edilen gerçek” Bilgi, sözlükte böyle tarif edilir. Bilim veya ilim ise “ Evrenin veya olayların bir bölümünü konu olarak seçen, deneye dayanan yöntemler veya gerçeklikten yararlanarak yasalar çıkarmaya çalışan düzenli bilgi” şeklinde açıklanır.
         İnsanların araştırma ve icat etme tutkusu tarih boyunca var olmuştur. Bazı zamanlarda yavaşlasa da günümüze kadar gelişerek devam edegelmiştir.
         Üçüncü bin yıla girerken “Bilgi Çağı”nı yaşıyoruz; fakat çağa asıl damgasını vuran üretilen bilgiler değil, bu bilgileri kirli amaçları doğrultusunda kullanmakta olan küresel güçlerdir.
         Bilgi en büyük güç haline gelmiştir. Dünya üzerindeki güç dengelerini belirleyen en önemli parametre bilgi kavramıdır. Bilgi ile iletişimi birleştirerek büyük ilerlemeler kaydeden ülkeler, elde ettikleri ekonomik gücü kullanarak diğer ülkelerin tercihlerini, kendi çıkarlarına göre şekillendirebilmektedirler.
         Üretilen bilgi ve gelişen teknolojilerin sonucu kullanılan araç, gereç ve malzemelerdeki değişiklik savunma ve saldırı silahlarında da değişikliğe yol açmıştır. Bu değişiklikler düşünce sistemlerini de etkilemeye başlamıştır. Bu değişim sürecini doğru algılayabilen milletler, buna uygun davranmayı da becerebilirlerse sonunda ayakta kalmayı başarabilirler. Bir başka ifadeyle teknoloji üretemeyen veya gelişmelere ayak uyduramayan, hazıra alışmış ülkeler geri kalmaya mahkûmdur. 
         Küreselleşme sürecinde bilgi, ülkelerin güvenliği ile doğrudan ilgili hale gelmiştir. Güvenlikle ilgili konular sadece güvenlik boyutuyla değerlendirilmemelidir; çünkü güvenlik ekonomi ile iç içe girmiştir. Aynı zamanda politik ve sosyal boyutu da vardır. Ancak teknolojiden mahrum kalmış bir ülkenin güven içinde yaşaması ve gelişmesi mümkün değildir.
         Olayları ve muhtemel gelişmeleri önceden sezebilmek için öncelikle bilgi sahibi olmak gerekir. Tarih boyunca üretilmiş bilgilere ulaşmak ve o bilgileri anlamak, yorumlamak yani analiz etmek gerekir. Belirsizlikler ortamında geleceğin nasıl seyredeceğini tahmin etmek ve ortaya gerçekçi hedefler koymak, bilgilerin doğru analiz edilmesiyle mümkün olur.
         Çok okuyan, araştıran ve inceleyen insan daha çok fikir üretebilir. Bu sayede iç disiplin sağlanır. Kültür artar, özgüven gelişir ve tahminler, öngörüler daha isabetli olur. Ekip çalışması ise başarıyı artırır. Düşünce ve emekler birleşirse sinerji meydana gelir. Zaman daha iyi değerlendirilir. Sosyal sorumluluk artar. Kendi işini en iyi şekilde yapmaya alışmış çalışkan insanların ekip çalışmasındaki katkıları da daha fazladır.
         İnsanlık tarihinde gelinen bilgi seviyesi ve yaşanan “bilgi çağı”’na Türk Milleti’nin katkısı çok yüksektir. Özellikle 8. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar ürettikleri bilgilerle bugünkü bilimin temellerini atan bilim adamları atalarımızdır. O dönemlerde yeryüzünde üretilen bütün bilgilerin yarısına yakının, Türk Dünyasına ait olduğu artık kabul edilmeye başlanmıştır.
         Tarihin gördüğü en büyük medeniyetleri meydana getiren atalarımız bu seviyelere nasıl ulaşmışlardır? Hiç şüphesiz en büyük etkeni müspet ilme, araştırmaya ve öğrenime verilen önemdir. Bunun en güzel örneklerinden birini Semerkant’taki medreselerden birinin kapısında yazılı olan şu ifadelerde görmek mümkündür.
         “ Her er, hatun ve kız kişinin ilim öğrenmesi ibadetten önde gelir.”
         İnsanlığın ulaştığı bilgilerin toplamı bütün dünya insanlarının malıdır; ama bunun temelinde büyük katkısı olan Türk Milleti’nin bugünkü nesilleri bu gerçeği bilmezlerse geleceğe katkıları da olamaz. Teknolojinin geldiği seviyede ister hayatımızın vazgeçilmez eşyaları olsun isterse bilişim ve uzay çalışmaları olsun tamamının temelinde Türk Bilim adamlarının alın teri ve buluşları vardır. Fen bilimleri, tıp ve astronomi yanında sanat, edebiyat ve mimaride de büyük başarılara sahip olan Türk büyüklerini ve en önemli buluşlarını kısaca hatırlatmayı görev sayıyorum.
         Ali Kuşçu: Astronomi ve matematik bilgini.
         Battânî: Trigonometrideki sinüs ve cosinüsü bulan bilgin.
         Birûnî: Dünyanın hem kendi hem de güneşin etrafında döndüğünü ilk olarak ispatlayan tıp, astronomi ve matematik dallarında önemli buluşları olan bilgin ve filozof.
         Cezerî: Bilgisayarın ilk adımlarını atan, sibernetik ve robot biliminde ilk buluşları yapan bilgin.
         Ebûl Vefa: Tanjant, cotanjant, sekant ve cosekantı bulan bilgin.
         Gıyasettin Cemşîd: Ondalık kesir sistemini bulan bilgin.
         Harizmî: İlk cebir kitabını yazan ve logaritmaya adını veren bilgin.
         İbn-i Sîna: Tıp ve kimya dallarında önemli buluşları olan bilgin ve filozof.
         Nasrettin Tûsî: Trigonometri kitabını ilk yazan bilgin.
         Uluğ Bey: Senenin uzunluğunu doğru olarak ilk hesaplayan matematik ve astronomi bilgini ve devlet adamı.
         Haznî, Farâbî, Ahmet Yesevî, Mevlâna, Yunus, Akşemseddin ve Mimar Sinan gibi erişilmesi güç doruk şahsiyetleri ve özellikle kahraman olarak Oğuz Han’dan Atatürk’e uzanan tarihin şahit olduğu büyük şahsiyetleri yetiştiren bir milletin mensupları ve bugünkü gençleri atalarından gurur duymalıdırlar. Önce ülkem ve milletim düşüncesiyle çok çalışmalıdırlar. Bilgi çağının gereklerini yerine getirecek donanıma sahip olarak, akılla, sabırla ve inançla çalışarak üçüncü bin yılın başına Türk damgasını vurmayı başarmalıdırlar.
         Küresel güçlerin kirli emellerine dur demek, Türk Milleti’nin ilelebet hür ve mutlu yaşamasını sağlamak, Dünya Türkleri’nin de bulundukları coğrafyada hür ve mutlu olarak yaşayabilmelerine destek olmak ve sömürülen diğer toplumlara yardım etmek kısaca Dünya’nın dengesinin korunması için her alanda çok güçlü olmak gerekir. Türk Milleti bunu başarmaya muktedirdir.

01.04.2008
          Dünyanın birçok ülkesinde görülmekte olan toplumsal sorunların başında sokak çocukları ve evsizler gelmektedir. Sadece geri kalmış veya gelişmekte olan ülkelerde değil, gelişmiş ülkelerin varoşlarında da sıkça görülen manzaralarda en çok göze batan, sokak çocukları olmaktadır.
         Ne yazık ki ülkemizde de son yıllarda hızla artan evsizler, sokak çocukları ve çocuk yaşta çalıştırılanlar ciddi bir sorun oluşturmuştur. Geleneksel aile yapımız, sıkı manevî bağlar, kültürel özelliklerimiz ve dinî duygularımız sayesinde ülkemizde görmeye alışık olmadığımız bu durum artık hayatımızın bir parçası haline gelmiştir. Hızlı nüfus artışı, sanayileşmeye bağlı çarpık şehirleşme, çok değişik sebeplere dayanan göçler, sosyal ve ekonomik eşitsizlikler ve teknolojik gelişmelere bağlı hızlı yozlaşma ve ahlâki çöküş beraberinde Türk Milletinin asla layık olmadığı birçok yeni soruna bu konuyu da eklemiştir.
         Hayatlarının büyük bölümünü sokakta geçiren, ailelerin veya yetişkinlerin desteğinden ve korumasından mahrum olan çocuklara sokak çocukları denilmektedir. Bu çocuklar toplum tarafından dışlanınca, içine düştükleri yalnızlık duygusu öfkeye dönüşmekte ve suç işleme potansiyeli oluşturmaktadırlar. Yaşadıkları sert ve acımasız hayat bu çocukların fiziksel ve psikolojik gelişmelerini engellemektedir. Onların bu durumundan yararlanmak isteyen suç örgütleri, uygun zemini buldukları ve korumasız gördükleri için bu çocukları kolayca suça teşvik etmektedirler.
         Ailedeki sevgisizlik ve şiddet sonucu evden ayrılan veya çocuk yuvalarından kaçan çocuklar, sokaktaki tehlikelerden kendilerini koruyabilmek, yalnız kalmamak ve var olabilmek için kendisi gibi çocukların bulunduğu guruplara girmek zorundadırlar. Bu gurupların kuralları vardır ve bunların öğrenilmesi ve kabul edilmesi şarttır. İçinde bulundukları acımasız şartları kanıksayabilmek, para isterken veya suç işlerken utanma duygusundan kurtulmak ve hayal kurup rahatlamak için uyuşturucu imdada yetişir ve kolayca devreye girer.
         Bir de sokakta çalışan çocukların durumu vardır. Çoğunlukla aileleri tarafından yönlendirilen para kazanmak amacıyla günün belirli saatlerini sokakta geçiren, geceleri evlerine dönen bu çocuklar genellikle öteberi satma, ayakkabı boyama, cam silme gibi işleri yapmaktadırlar. İsteyerek çalışan azdır. Aileleriyle beraber yaşamalarına rağmen sokak çocukları gibi bazı tehlikelerle karşı karşıyadırlar. Fiziksel ve cinsel istismarlar, uyuşturucu, satanizm gibi sapık akımlar, gasp, kapkaç, hırsızlık ve zamanla çete üyeliğine varan tehlikeler bu gurubu da tehdit etmektedir.
         Çocuk yaşta iş yerlerinde çalıştırılanlara gelince, bu guruba girenler de küçümsen-meyecek oranlardadır. İstanbul’da hayatı devam ettirecek asgari geçim imkânlarını bile elde edemeyen aileler, çocuklarını çalıştırmaktadırlar. Genellikle kayıt dışı ekonomik faaliyetlerin içinde, sağlıksız çalışma ortamlarında, yeteri kadar beslenemeden ve hiçbir sosyal güvenlik kapsamına girmesi mümkün görülmeyen bu çocuklar ya eğitimini yarıda bırakmakta ya da hiç eğitim alamamaktadırlar.
         Bir de çocuk istismarlarının görüldüğü durumlar vardır. Bir kadının omuzunda veya dizinde uyur vaziyette görülen bu çocuklar o kadınların çocuğu gibi görülmemektedir. Adeta uyuşturularak uyutulmuş gibidirler. İnsanlarımızın yardımseverlik duygularını istismar etmektedirler. Bir çeşit dilencilik gibi görünse bile işin içinde çocuk olduğundan daha da önem kazanmaktadır.
         İstanbul’da bazı ilçeler ve o ilçelerin bazı semtleri daha yoğun olmak üzere artık hemen hemen her yerde ve her mevsimde bu manzaralar görülmektedir. Evsiz denilince akla sadece çocuklar gelmemelidir. Akıl hastası, uyuşturucu veya alkol bağımlısı, evden atılmış veya kaçmış insanlar da vardır.
         Herkesi derinden üzen bu sorunun çözümü yok mudur? Millet ve Devlet olarak yapılması gerekenler yapılıyor mu?
         Valiliğe bağlı İl Sosyal Hizmetler Müdürlüğü ve bazı sivil toplum kuruluşlarının bu konuda faaliyet göstermekte olduğu bilinmektedir. Az sayıdaki çocuk ve gençlik merkezleri ile Çocuk Esirgeme Kurumu’na bağlı yurtlar yetersiz kalmaktadır. Bu konuda köklü bir çözüm gereklidir. İlgili devlet kurumları ve toplumun tam desteğini sağlayacak şekilde yasal ve idari düzenlemeler derhal yapılmalıdır.
         Yeni yasal düzenlemeler yapılıncaya kadar Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı koordinasyonu altında, İstanbul Valiliği, Büyükşehir Belediye Başkanlığı, Emniyet Müdürlüğü, Sosyal Hizmetler Müdürlüğü, Çocuk Esirgeme Kurumu ve Sivil Toplum Kuruluşlarının gösterişten uzak sistemli ve ciddi faaliyetleri gerekmektedir. Medyanın olumlu desteğinin sağlanması sonuç almak için çok önemlidir.
         Yapılacak olan ilk iş, sokakta yaşamakta olan yetişkin veya çocuk herkesle doğrudan muhatap olmaktır. İçinde sosyal konularda uzman bir kişinin de bulunduğu gezici ekiplerle çalışmak doğru olacaktır. Bundan sonra:
          • İnsanları bu ortama getiren özel sebepler ortadan kaldırılmalı ve ailelerine teslim edilmelidirler. Bu durumda olanların yeterli bir süre takip edilmesi şarttır.
         • Barınma, temizlik, giyinme ve beslenme ihtiyaçlarının karşılanması için ihtiyaç duyulacak boyutta yer temin edilmelidir. Çocuk ve gençlik merkezlerinin sayısının artırılması, çok fonksiyonlu kamp yerleri veya köyler oluşturulması bu kapsamda değerlendirilebilir.
          • Eğitim imkânları sağlanmalıdır. Hiç okula gitmemiş olanlar veya okulu yarım bırakmış olanlar konumlarına göre ama mutlaka eğitime teşvik edilmelidirler.
        • Meslek edindirme kursları açılmalıdır. Herkesin kabiliyet ve becerilerine göre yapabileceği işler tespit edilmeli ve onlara iş imkânları sağlanmalıdır. Bunun için gerekli olan tarım arazileri kamuya ait olanlardan sağlanabilir. Atölye tarzı işyerleri açılabilir. Herkesin üretim yapma zevkine kavuşturulup gelir elde etmesi sağlanabilir.
         • Madde bağımlısı olanlar tedavi edilmelidir. Tedavi olanlar gerekli olduğu kadar takip edilmelidir.
         • Manevi gücü artırmak ve mensubiyet duygusunun en etkin şekilde oluşabilmesi için millî ve dinî eğitim verilmesi de ihmal edilmemelidir.
Kısaca, tehlike içinde yaşamaya mecbur edilmiş çocukları ve yetişkin evsizleri Devlet ve Millet olarak bağrımıza basmak zorundayız. Bu bizler için sadece insanlık görevi değil, aynı zamanda millî ve vicdanî bir görevdir.

15.03.2008
          Çözüm yollarına ilişkin yazımızın birinci bölümünde, önerilerimizin ilk altı maddesi yer almıştı. Bu defa onların devamı niteliğinde geriye kalan beş madde yer alacaktır.
         7- Deprem ve diğer tabii afetlere karşı ihtiyaç duyulan konularda yasal boşlukları dolduracak teknik ve idari düzenlemeler derhal yapılmalıdır. Devletin ve halkın öncelikli sorumlulukları dikkate alınarak;
                     •  Kentsel dönüşüm
                     •  İmar ve şehirleşme
                     •  Yerel yönetimler
                     •  Kat mülkiyeti
                     •  Yapı denetimi
                    •  Zorunlu deprem sigortası ile ilgili yasal düzenlemeler yeniden incelenmelidir. İhtiyaç duyulan boşluklar doldurularak ve riskleri minimuma indirerek, halkın tam desteğini de alacak şekilde teknik gelişmelere uygun olarak yenilenmelidir. Bu temel yasaların yanında;
                    Yapı stokları ve yapı sistemleri ile ilgili gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.
                    Afet yönetimi stratejik planları hazırlanmalıdır.
                   Bu planları hazırlarken hedef; afete hazır olmak, acil müdahale etmek, afet zararlarını azaltacak önlemleri, yönetimler arası işbirliği çerçevesinde gerçekleştirmek olmalıdır.
                    Yerel düzeyde, il, ilçe, belde ve mahalle yönetim birimleri kurulmalı ve afete hazır şekilde örgütlenmelidir.
                    İmar Kanunu dışında yeni bir Yapı Kanunu hazırlanmalı ve yapının teknik konuları, yapı malzemesi, yapı denetimi, şartnameler, mesleki konular ve yapıyı ilgilendiren hususlar yeniden ele alınmalıdır.
                  Afet bilgi sistemi, tehlike haritaları ve kentsel riskleri kapsayacak şekilde etkin hale getirilmelidir.
                   Temel ve zemin etütleri için yasal rapor formatları oluşturulmalıdır.
                   Afetle ilgili konularda özellikle kriz anında ve hemen sonrasında doğru, güvenilir ve gerekli bilgi akışına, kısacası, toplumun doğru haber alma hakkına uymayanları cezalandıracak bir yasa çıkarılmalıdır.
                 Teknik eleman diplomalarının yetki ve alanları sınırlandırılmalı, yetkin teknik eleman yasası bir an evvel kanunlaşmalıdır.
         8-  Olası bir deprem riski karşısında bugünkü mevcut konut stoku içinden ağır hasar,  orta hasar ve az hasar görecek binaların tespit edilerek; yüksek risk taşıyan yapıların ve konutların belirlenmesi gerekmektedir. Bu tespitler 2 yıl içinde bitirilebilir. Bu çalışmanın sonucunda;
                    • Sağlam ve dayanıklı olan özel ve resmî bütün yapılar tespit edilerek bunların güvenli oldukları halka duyurulmalıdır.
                    • Güçlendirilmek suretiyle güvenle kullanılabilecek olan yapılar, yapı cinsine göre 6 ay ile 2 yıl içinde, zorunlu olarak güçlendirilebilir. Aksi durumlarda yıkılması sağlanmalıdır.
                    • Hasarlı, zayıf ya da çeşitli sebeplerle ekonomik ömürlerini tüketmiş yapıların derhal yıkılması sağlanmalıdır.
         Bu konuda ihtiyaç duyulan malî kaynaklar dönüşüm projelerinden ve fonlardan sağlanabilir.
          9- Denetim bürolarının ve her türlü yapıların kontrolünü sağlayacak bir sistem hemen kurulmalıdır. İstanbul bölgesi ve bu bölgeye bağlı 32 ilçede kurulması gereken sisteme belediyeler, mühendis odaları, ilgili üniversite birimleri, ilgili sivil toplum kuruluşu temsilcileri ve son Milletvekili genel seçiminde %7 den fazla oy alan siyasî partilerin temsilcileri dahil edilmelidir. Bu sayede zeminden malzemeye, işçilikten projeye kadar her konu denetlenebilecektir.
         10- Deprem sigortası teşvik edilmeli, İstanbul’da bile %30’u geçemeyen sigortalılık oranı en kısa zamanda %100’e çıkarılarak, işyerleri de sigorta kapsamına dahil edilmelidir. MHP’nin iktidar ortağı olduğu dönemde yürürlüğe giren Doğal Afet Sigortaları Kurumu’nun bugüne kadar 3.000.000.000,-YTL civarında ödeme gücüne ulaşan fon kaynakları bu şekilde yılda 4 kat fazlasıyla artacaktır.
          11- Üniversitelerin ilgili fakültelerinde teknik ve sosyolojik alanlarda deprem ve diğer afetlerle ilgili bölümler açılmalıdır. Çağdaş afet yönetimi konularında yüksek lisans ve doktora bölümleri de oluşturulmalıdır.
         Türk Milleti ve Devleti deprem sorununun üstesinden gelebilecek bilgi ve teknolojik birikime, kaynağa, araziye, malzemeye ve eğitimli personele sahiptir. Ancak merkezi ve yerel yönetimler büyük bir gaflet içerisinde ilgisiz ve duyarsız davranmaktadırlar.
         Diğer birçok konuda olduğu gibi günlük hesaplar, siyasi tercihler ve gösterişe dayalı davranışlar deprem gerçeğinin önüne geçmiştir.
         Unutulmamalıdır ki muhtemel İstanbul depreminden sonra, meydana gelebilecek büyük facia karşısında zengin olmak, bir makamda olmak veya ünlü olmak hiç kimseye mutluluk getirmeyecektir.

15.02.2008
         Önceki üç yazımızda depremle ilgili, önemli gördüğüm hususları sizinle paylaştım. Sıra çözüm yollarına geldi. Yapılması gereken hususları özet olarak ortaya koyacağım. Onbir maddeden oluşan önerilerimin ilk altısı birinci bölümde, son beş maddesi de ikinci bölümde yer almaktadır.
          Konunun önem ve aciliyetini kavrayarak telaş ve heyecana kapılmadan çalışılması gerektiğini öncelikle belirtmeliyim. Bugünkü bilimin ışığında depremin önceden bilinmesi mümkün olamadığına göre, biz depreme hazırlıklı olmalıyız. Depremi diğer tabiat olayları gibi algılamayı öğrenmeliyiz.
         1- Bugünden itibaren bütün yapılar (yer altı, yer üstü; yollar, köprüler, tüneller, metrolar, demiryolları, limanlar, hava alanları, sığınaklar, depolar, hastaneler, okullar, öğrenci yurtları, huzurevleri, çocuk yuvaları, ibadet yerleri, eğlence yerleri, iş yerleri, konutlar, barajlar, göletler, su şebekeleri, kanalizasyonlar, enerji hatları, doğalgaz hatları, haberleşme hatları, spor salonları, stadyumlar, sanayi tesisleri ve askeri tesisler) deprem gerçeğine uygun üretilmelidir. Daha önceki depremlerde tespit edilen hasar görme sebepleri dikkate alınarak hataların tekrar edilmesi önlenmelidir. Deprem olmuyor düşüncesiyle asla gevşeklik gösterilmemelidir. Çünkü depremin her an, belki de biraz sonra olabileceği akıldan çıkarılmamalıdır.
         2- İstanbul’un zemin etütleri ve yerleşime uygunluk haritaları söylendiği gibi bitirildiyse hemen açıklanmalıdır. El altından bazı büyük firmalara ve partili yandaşlara ucuza arazi kapatmaları için yerleşimle ilgili CD’lerin dağıtıldığı iddialarına son verilmelidir. Hangi ilçede, hangi mahalle veya köyde, hatta hangi ada veya parselde nasıl yapılaşma olacağını halkımız da bilmelidir. İlçe ve belde belediyelerinin ve bütün kamu kuruluşlarının buna uyması sağlanmalıdır.
         3- Muhtemel İstanbul depreminde daha büyük felaketlere yol açılmaması için erken uyarı sistemi derhal kurulmalıdır. Haberleşme ve bilgi sistemi güncelleşmelidir. Marmara Denizi içindeki Kuzey Anadolu Fayı boyunca görülen su ve gaz çıkışlarının nitelik ve niceliklerinin ve depremle ilgilerinin sürekli takip edilmesi için deniz dibinde gerekli olan istasyonlar hemen kurulmalıdır.
         4- Deprem anında ve sonrasında yapılması gerekenlerin öğretilmesi amacıyla basın-yayın organlarına yayın mecburiyeti getirilmelidir. En çok izlenebilir saatlerde olacak şekilde TV’lere ayda en az bir defa ve en az 15 dakikalık programlar yayınlanmalıdır. Okulların her kademesinde haftada bir defa sürekli eğitim verilmelidir. Ayrıca depreme duyarlılık projeleriyle toplumun deprem bilinci geliştirilmelidir.
         5- Görevi sadece deprem ile ilgili konuları araştırmak olan bir bilim merkezi oluşturulmalıdır. Bu merkezi yönetecek bir de Deprem Konseyi ve Başkanlığı olmalıdır. Ülkemizde olan her deprem sonrası, bu merkezdeki Deprem Konseyi Başkanlığı tarafından açıklayıcı bilgiler; endişe, telaş ve söylentilere fırsat vermemek için en geç 10 dakika içinde halkımıza duyurulmalıdır.
         6- Afet Koordinasyon Merkezi’nin depreme her an hazır tutulması için gerekli düzenlemeler derhal yapılmalıdır. Acil müdahale kapasitesi sürekli güncelleştirilmeli ve geliştirilmelidir. Anadolu yakası, Suriçi ve Beyoğlu yakası ile Surdışı olmak üzere üç bölgede ayrı ayrı teşkilatlandırılması gereken bu merkezlerde şu konularda hazırlıklar, uzmanlar tarafından en ince detaylarına kadar yapılmalıdır: 
                    •   Acil kurtarma çalışmaları
                    •   Enkaz kaldırma çalışmaları
                    •  Yiyecek -  içecek ihtiyaçlarının karşılanması
                    •  Sağlık - ilaç ihtiyaçlarının karşılanması ve yaralıların tedavisi
                    •  Mezarlık ve defin işlemleri
                    •  Barınma ve yatacak yer – mevsimine göre ısınma ihtiyacı
                    •  Temizlik ihtiyaçlarının karşılanması
                    •  Haberleşme ve bilgi sisteminin kurulması
                    •  Eğitim
                    •  Güvenlik
                    •  Aidiyet ve bağlılık
                    •  İtibar ve kendini gerçekleştirme
                    •  Ruhsal sarsıntıların giderilmesi
                    •  İbadet ihtiyaçları
                    •  Organ mafyasına fırsat verilmemesi
                    •  Küçük çocuk kaçırılma tehlikesinin önlenmesi
                    •  Bölücü -  yıkıcı örgüt faaliyetlerinin önlenmesi
                    •  Misyonerlik faaliyetlerinin önlenmesi
                    • Öngörülmeyen diğer konular

01.02.2008
          İstanbul’da bulunan mevcut yapı stokunun önemli bir bölümünün kalitesiz ve asgari inşaat standardına uyulmadan üretildiğini önceki yazılarımda ifade etmiştim. Kamu yapıları ve konutların iyileştirme ve yenileşme ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Bu yenileşme ve iyileştirmenin iki temel hedefi olmalıdır. Birincisi yeni yapıların yasal çerçevede üretilmesi ve kullanılması, ikincisi kalite ve standartların asgari koşullar ile uyumlu hale getirilmesidir. Kamu yapıları dışında iyileştirme ve yenileşme bekleyen konut sahipleri değerlendirildiğinde alt ve orta-alt gelir gruplarının çoğunlukta olduğu görülmektedir. Bu sebeple güvenli konut ihtiyacının karşılanmasında büyük ölçüde sosyal konut üretilmesi düşünülmelidir.
         Ülkemizde kullanılan yapı malzemelerinin üretiminin, dünya standartları kapsamında kalitelerinin gözden geçirilmesi ve çevre iklim faktörleri de göz önüne alınarak mukavemetlerinin artırılması gerekmektedir. Uluslararası standartlar organizasyonu (ISO) belgesini alan firmalar, hizmet verdikleri sektörün önemini kavrayarak, gerçekten kaliteli üretim yapmak zorunda olduklarını bilmeli ve bunu gelişerek sürdürmelidirler. Kullanılacak malzemelerin kalitesi kadar, uygulama sırasında teknik detayları çözebilecek eğitimli teknisyenlerin de şantiyede olması, tüm risklerin ortadan kaldırılması için önem taşımaktadır.
         Deprem ve diğer doğal afetlerin meydana getirdiği hasarların azaltılması, toplumun her ferdinin ve her kesiminin bilinçli ve etkin katılımı ile mümkün olabilir. Deprem konusunda toplumun bütün kesimleri, hem örgün hem de yaygın eğitim sistemi ile bilinçlendirilmeli ve bu eğitim kesintisiz devam etmelidir. Kamu yöneticileri için afet yönetimine göre hizmet içi programlar yapılmalı ve ilgili teknik personel eğitilmelidir. Bunun için ilgililerin yurt dışına gönderilerek eğitilmesi yerine, yurt dışından eğitici getirilerek daha çok kişinin eğitilmesi sağlanabilir.
         Depreme karşı güvenli konutlar elde edilinceye kadar mevcut konutumuzda bazı önlemler almamız gerektiği unutulmamalıdır. Bu tedbirler güvenli olduğuna emin olduğumuz konutlarda da alınmalıdır. Deprem çantası hazırlanması, eşyaların duvarlara sabitlenmesi bunların en çok bilinenidir. İlk yardım malzemeleri ve ilaçların bulunduğu sağlık çantası, kürek, kazma, halat, fener gibi araçların apartman bahçesinde güvenli bir yerde saklanması, merdiven sahanlıklarına acil tahliye için gerekli olacak ışıldakların takılması çok yararlıdır. Apartmanda bulunan bir doktor veya hemşire, enkaz kaldırılmasında yardımcı olacak bir mimar veya mühendis birçok canın kurtulmasına vesile olabilir. Yine bir öğretmen, psikolojisi bozulan çocukların dikkatlerini, aldığı pedagojik formasyonla başka yönlere çekebilir. Apartmandaki bu çalışmalar mahalle ölçeğinde yaygınlaştırılarak sosyal sorumluluk projeleri geliştirilebilir.
         17 Ağustos ve 12 Kasım 1999 depremlerinin yarattığı sosyal sorunlar deprem bölgesinde olumsuz etkilerini sürdürmektedir. Evlerini, işlerini ve yakınlarını bir gecede kaybeden insanlar yaşamın güçlüklerini hâlâ hissetmektedirler. Bölgede barınma, eğitim, sosyal hizmetler, sağlık, çevre sağlığı ve hukuksal sorunların tam olarak çözümlenmediği gözlenmektedir. Toplum sağlığını etkileyen yoksulluk, işsizlik, ekonomik eşitsizlik, aile içi ilişkilerde kırılma, aile parçalanmaları, şiddet, intihar, alkolizm, fuhuş, travmatik stres bozukluğu vakalarına çok sık rastlanmıştır. Yıkıcı bölücü faaliyetler, misyonerlik, organ mafyası ve küçük çocuk kaçırma olayları da görülmüştür. Deprem sonrası millî ve dinî duyguların canlı tutulması için gerekenler yapılmazsa birlik ve beraberlik sağlanamaz, ahlâkî yozlaşma da artar.
          Deprem sonrası ilk aylarda devletin yanında yoğun bir tempoda gönüllü olarak çalışan, ilaç ve tedavi, kreş ve beslenmeden temizliğe kadar aynî ve nakdî yardımları sunan sivil toplum kuruluşları, kaynakları azalınca bölgeden çekilmişlerdir. İlk yıllarda bu boşluğu da doldurmaya çalışan devlet sonraki süreçte bölgeyi kendi haline bırakmıştır.
         Afet bölgelerinde planlı ve bilimsel tarzda sunulacak sosyal hizmet uygulamalarına ihtiyaç vardır. Bir gün hatta bir dakika öncesine kadar mutlu ve umutlu olan insanların, bir anda nasıl bir sona sürüklendiklerini hissetmeleri asla unutamayacakları korku ve kaygıya sebep olmuştur.
         Afetzedelerin sorunlarıyla mücadelede insan onurunu dikkate almak, sosyal hukuk devletinin ve millet olarak inancımızın bir gereğidir. Bunun için ülke kaynaklarının gerçekçi bir şekilde seferber edilmesi gerekir. Ölçüsüz ve koordinasyonsuz yardımların sonucunda yeni sorunlarla karşılaşılmaktadır. Deprem afeti ile başlayan olumsuzluklara kısa sürede ekonomik sıkıntılarla birlikte konut ve işyeri ihtiyaçları da eklenmektedir.
         Bu ihtiyaçların karşılanması devletin bütçe imkânları ile ilişkili olmaksızın ve maddî kayıpları derhal telafi edecek somut bir güvence sağlanmalıdır. Bu da zorunlu deprem sigortası uygulaması ile mümkün olabilir. Ödenen küçük miktardaki sigorta primleri yolu ile sosyal dayanışmanın gereği en iyi şekilde gerçekleştirilmiş olmakta, ülke çapında risk paylaşımı sağlanmakta, yerli iç kaynaklar birikinceye kadar riskin belli bir kısmı, reasürans yoluyla uluslar arası piyasalara plase edilmekte, deprem nedeni ile devlet bütçesi üzerinde oluşacak yük azalacağından muhtemel ek vergiler önlenmiş olmaktadır.
         1999 depreminin hemen ardından hazırlanan 587 sayılı “Zorunlu Deprem Sigortasına Dair Kanun Hükmünde Kararname” nin yürürlüğe girmesinden sonra başarılı bir performans ortaya koyulmuş olup, uluslar arası kuruluşlar tarafından pek çok ülke için örnek uygulama olarak gösterilmiştir. 27 Eylül 2000 tarihinden itibaren konutlar için deprem sigortası yaptırmak zorunlu hale getirilmiş olup bu sigortayı sunmak üzere kamu tüzel kişiliğini haiz Doğal Afet Sigortaları Kurumu (DASK) kurulmuştur. Başlangıçta büyük ilgi gören DASK’ın teminat limitlerinin düşük olması ve deprem tehlikesinin göz ardı edilmesi nedeni ile son yıllarda yeteri kadar prim toplayamadığı gözlenmektedir. DASK’ın tüm konutları,  kamu kurum ve kuruluşlarına ait binaları, köy yerleşim alanlarındaki yapıları,  ticarî ve sınaî amaç için kullanılan binaları ( iş hanı, iş merkezi, idari hizmet binaları, eğitim merkezi binaları vs), inşaatı henüz tamamlanmamış binaları da kapsayacak şekilde zorunluluk kapsamı içine alması gerekmektedir. Yapımı devam eden inşaatları denetleyen yapı denetim firmalarının yükümlülükleri sırasında ve tamamladıkları projelere yönelik sorumluluklarını teminat altına alacak zorunlu bir sigorta sistemi de konmalıdır.
         İstanbul’un, sorunlarının çözümü için kaynağa dönüştürülebilecek yeterli potansiyeli mevcuttur. Depremi bir gerçek olarak kabul etmek, sosyal ve ekonomik bütün yönlerini soğukkanlı bir şekilde değerlendirerek bilimin ve teknolojinin bütün imkânlarını akılcı şekilde kullanmak yeterli olacaktır.
         Bu doğrultuda gelecek yazımızda çözüm önerilerimizi ortaya koyacağım.

31.01.2008
         Geçen yazımızın devamı niteliğinde deprem konusu üzerinde durmaya devam edeceğim. 1999 depremi sonrası Düzce, Adapazarı, İzmit, Gölcük, Yalova ve İstanbul Avcılar’da yapıların incelenmesi ve sahada gözleme dayanarak yapılan tespitler, elde edilen bilgiler doğrultusunda yapıların hasar görmelerinin sebeplerini ortaya koyacağım.
         Bu sebepler aynı zamanda depreme bağlı olmaksızın, sonuncusu Zeytinburnu’nda meydana gelen apartman çökmelerinde de elde edilen bilgilere benzerdir.
         Son otuz yıl, uluslar arası bilim çevrelerinde depreme dayanıklı yapı tasarım teknolojilerinde çok ciddi gelişmelerin ve değişmelerin olduğu bir dönemdir. Oysa ülkemizde bu dönem içinde gelişmelere uygun tasarım çalışmaları olmadığı gibi yakın zamana kadar eski teknolojilere göre yapılar üretilmeye devam edilmiştir. İstanbul’daki yapı stokumuz da deprem mühendisliği sahasında gelişen teknolojilerden mahrum olduğu gibi çoğuna mühendis eli bile değmemiştir.
         Ülkemizde, ağırlıklı olarak kırsal kesimden şehirlere göç kaynaklı nüfus hareketlerinin yoğunluğu ve bundan kaynaklanan kontrolsüz, ruhsatsız, kayıt dışı ve düşük standartlarda kaçak yapılaşmanın hızla artması aynı döneme rastlar.
         Bu çerçevede önümüzdeki yıllara ilişkin konut politikaları; ruhsatlı konut üretiminin ve dönüşüm projelerinin geliştirilmesi, nitelik araştırmalarının yapılması ve depreme, diğer afetlere yönelik politikalar geliştirilmesi şeklinde oluşturulması yetersiz kalmaktadır.
         Üzülerek ifade etmek gerekir ki ruhsatlı ve denetime tâbi kamu yapıları başta okul ve hastaneler olmak üzere çok sayıda yapı, güçlendirilmeye muhtaç ve yıkılması gerekecek kadar tehlikelidir. Bu durumun izahını kimler nasıl yapacak?  Yapım sürecinde görev ve sorumluluğu olan herkes milletimizin bir ferdi ve bu şehirde yaşayan bir insan değil midir?
         Yapan, içinde yaşayan veya hizmet alan, bir afet sonucu kendisi de zarar gören olmasına rağmen felaketlerden ders almayan insanlardan oluşan bir toplum görüntüsü vermekteyiz.  Herkesin silkinerek kendisine gelmeden yazılıp çizilenlerin bir faydası olamaz.
         Depremde hasar gören yapıların, hasar görme sebepleri olarak tespit edilen hususların dikkate alınması önemli bir başlangıç olacaktır. Bu hususları şöyle sıralayabiliriz.
         • Eski yapıların tümünün hesapları, eğer varsa, 2. deprem kuşağına göre yapılmıştır. 40 yıllık yapılarda ise genellikle betonarmenin ciddi bir hesabı yoktur. Betonarme, kolonların ve kirişlerin içinde dörder adet konulmuş demir ve betondan oluşan bir taşıyıcı karkas olarak güvenli değildir.
         • Konut olarak yapılan yapıların zemin katlarının kaçak olarak işyerine dönüştürülmesi; kolon ve kirişlere zarar vermekte, taşıyıcı strüktürü zedelemektedir.
        • Zemin emniyet gerilmesi gelişigüzel alınarak proje yapılmakta, zemin sondajları yapılarak zemin kalitesine bakılmamaktadır.
         • Zeminin sağlam olmadığı yerlerde, zemin sağlamlaştırılması yapılmadığı gibi, yine yüksek yapılar yapılarak tehlikeye davetiye çıkarılmaktadır.
         • Eski yapıların üzerindeki teras katların tam kata dönüştürülmesi nedeni ile oluşan ve yapım sırasında hesaba katılmayan katların binaya olan olumsuz etkileri göz ardı edilmektedir.
        • Eski yapılarda baca yetersizliği nedeniyle kirişlerde açılan baca deliklerinin demire rastlaması halinde demirlerin kesilmesi ve sonra sıvanarak kapatılması, farklı yerlerde tekrar denenerek yeniden açılması kirişlerin taşıyıcı etkisini azaltmaktadır.
        • Daire içinde yapılan tadilatlar belediyeler tarafından denetlenmemektedir. Diğer daire sahipleri yıkımları sonradan fark etmektedir. Apartman yöneticilerinin hiçbir sorumluluğu yoktur.
        • İnşaat işlerinin hızlandığı dönemlerde, piyasada kaliteli demir ve çimento zor bulunmaktadır. Hurdadan çekme demir veya kalitesiz ithal demir kullanılmaktadır. Çimento yokluğu hazır beton teminini zorlaştırmakta, beton temini belli saatlerde yapıldığından parçalı beton dökülmekte ve zorunlu parçalı beton dökümünde ise derz katkı maddesi kullanılmamaktadır.
          • Midye kabuklu deniz çakılı ve kumu yıkanmadan ve elenmeden kullanılmaktadır.
          • Denetim büroları görevini yeterince yapmamaktadır. Bazı emekli devlet memuru mimar ve mühendisler para karşılığı yapıya gitmeden imzalarını atmaktadırlar.
        • Bina yapılırken yeraltı suyunu alacak drenaj yapılmadığı için temeller su içinde kalmaktadır. Bodrum ve zemin katlarda sürekli su kalması yapıya zarar vermektedir.
         • Bazı bölgelerde bina temeli yakınında yapılan foseptik çukurlarından temellere su sızmaktadır. Çatıdan gelen sular da temellere akmaktadır
         • Beton dökülürken vibratör kullanılmamakta, beton sıkışmadığı için de demirler açıkta kalmaktadır.
       • Kolon, kiriş ve tabliyelerde demir işçiliğinde gerekli pas payı mesafelerine uyulmamaktadır.
        • Kiriş ve kolon demirlerinin ekleme kısımları ve filiz boyları kısa tutulmakta, birleşim yerlerinde etriye sıklaştırması yapılmamakta ve bağ telleri kısa kesilmektedir.
         • Beton işçiliğini kolaylaştırmak için su kullanılmasında keyfi davranılmaktadır.
       • Betonlar özellikle yaz aylarında yeteri kadar sulanmadığından rötre çatlakları oluşmaktadır.
         • Beton dökülmeden önce kiriş ve kolon diplerinde temizlik yapılmamaktadır.
        • Duvar, kolon ve kirişlerde işçilik hatasını örtmek için kalın sıva tabakası oluşturul-maktadır.
        • Kirişsiz döşemeye taşıyıcı ve bölücü duvar örülmektedir.
        • Projedeki kolon ve kirişler keyfî olarak iptal edilmektedir.
        • Kirişsiz balkonlar sonradan içeri alınmaktadır.
        • Tesisatlar kolon ve kirişlerden geçirilerek mukavemet azaltılmaktadır.
         Bilimsel donanımlı inşaat müteahhitlerimiz yurt dışında birçok başarılı mühendislik hizmeti gerçekleştirirken, yurt içinde küçük ölçekli konut üretimi ve kamu yapıları çoğu zaman ehliyetsiz ve sorumsuz kişilerin elinde kalmaktadır.
         Başta kamu ihale yasası olmak üzere birçok konuda deprem ve diğer afetlere uygun gerçekçi çağdaş düzenlemelerle sorumsuzluklara son verilebilir. Yapılması gerekenler zor değildir.
         Gelecek yazımda da deprem konusu üzerinde durmaya devam edeceğim.

15.12.2007
        Yer kabuğu altındaki katmanların kırılıp yer değiştirmeleri veya yanardağların aktif duruma geçmesi sebebiyle oluşan sarsıntılı yer hareketlerine zelzele veya deprem denir. Ürkütücü bir kelime olmasına rağmen deprem; yağmur, kar, rüzgâr, soğuk veya sıcak gibi bir tabiat olayıdır.
         Yağmur yeterli oranda yağmazsa kuraklık, aşırı yağarsa sel ve heyelanlara yol açabilir. Kar çığa, rüzgâr fırtınaya veya kasırgaya, aşırı soğuklar dona dönüşebilir. Aşırı sıcaklar hasta ve yaşlılara felaket getirebilir. Tedbir alındığı takdirde korkulacak bir olay olmaz. Deprem de tıpkı diğerleri gibi önceden tedbir alındığı takdirde korkulacak bir olay değildir.
         Durup dururken deprem nereden çıktı diyebilirsiniz. İşte böyle durup dururken olur deprem. Belki de siz bu yazıyı okumadan önce veya okurken deprem olabilir. Bu bir gerçektir. Bu gerçekten kaçmak mümkün değildir.
         Dünyada her yıl ortalama 2’den yüksek 4 milyon deprem meydana gelmektedir. Bunların 800’ü 5-5,9 arasında, 120’si 6-6,9 arasında, 18’i de 7’den daha şiddetlidir. Bazıları açık denizlerde, bazıları yerleşim yerlerine uzak yerlerde, bazıları da çok derinde ama dünyanın her yerinde olmaktadır.
         Ülkemiz bir deprem ülkesidir. Topraklarımızın % 93’ü, nüfusumuzun ise % 98’i çeşitli derecelerde deprem etkisi altındadır. 1903 – 2006 yılları arasında ülkemizde, büyüklüğü 5’ten yüksek 90 hasar yapıcı deprem meydana gelmiş ve yaklaşık 567.000 bina oturulamaz hale gelmiştir. 82.400 kişi de hayatını kaybetmiştir. Ekonomik kayıpların hesabı yapılamamıştır.
         İstanbul’un tamamı deprem tehlikesi ile karşı karşıyadır. Yakında büyük bir deprem yaşanacağı ihtimali de çok yüksektir. Olacak depremin günü ve saatinin, bu günkü teknolojik imkânlarla, önceden bilinemeyeceği bilim adamları tarafından kabul edilmektedir. Nüfus yoğunluğu, yapı stoku, sanayi tesislerinin çokluğu, ticari, siyasi ve kültürel önemi bakımından İstanbul’u tehdit eden muhtemel deprem, çoğu zaman ciddiyetten çok uzak bir şekilde gündeme gelmektedir. Ciddi hiçbir tedbir alınmadığı gibi sorumsuzluk örneği açıklamalar devam etmektedir.
         İstanbul’u yönetenler başta Vali ve Büyükşehir Belediye Başkanı, depremle ilgili çok önemli çalışmaları olan bilim adamlarıyla anlaşamamaktadırlar. Buna son örnek, Marmara denizi altında bulunan fay boyunca araştırma yapan bilim adamlarının gördükleri su ve gaz çıkışlarının takibi için kurulmasını istedikleri sisteme onay verilmemesidir. Bu sistem için 400 bin YTL bulamayan bu yöneticiler daha Cumhuriyetçi, daha çok Atatürkçü olduklarını ispatlamak gayretiyle 2,5 milyon YTL’ yi Cumhuriyet Bayramı eğlencelerinde, boğazın sularına gömülen havai fişek ve eğlence parasını bulabilmektedirler.
         Bir tarafta tehlikeye karşı kanıksama ve duyarsızlaşma yerleşmeye başlarken diğer taraftan birileri de TV’ lerde kendisini göstermeye, ün tazelemeye veya gelir elde etmeye çalışmaktadırlar.
         Büyük depremden sonra, onca maddî ve manevî kayıplar karşısında bir makamda olmak, kariyer sahibi veya ünlü olmak kimseye mutluluk getirmez.
         Marmara Denizi’ndeki fay sisteminin yol açacağı muhtemel depremin 7-7,5 büyüklüğünde olabileceği öngörülerek yapılan hasar tespitlerine göre; mevcut yapı stoklarının % 10’nun çökeceği, % 25’nin ise ağır hasar göreceği varsayılmaktadır. Buna göre meydana gelecek hasarın doğrudan ve dolaylı maliyetinin 90-120 milyar YTL olacağı tahmin edilmektedir.
         İstanbul’daki deprem tehlikesinin ana sebebini teşkil eden Kuzey Anadolu Fay hattının Marmara Denizi altındaki bölümünün jeofizik göstergeleri yerli ve yabancı bilim adamları tarafından tespit edilmiş durumdadır. Ancak Karadeniz’le Marmara arasında kalan kara bölgesindeki faylarla ilgili bilgi noksanlığı devam etmektedir.
         Ülkemizde sık sık yaşanan depremler nedeni ile kazanılan tecrübe ve bilgi birikimi ne yazık ki gereği gibi değerlendirilememekte ve sonuçları hayata geçirilememektedir.
         Afete yol açacak tehlike ve risklerin önceden araştırılarak önlem alınması, zararların azaltılması için  gerekli hazırlıkların uygulanma sürecine konulması gereklidir. Kentte büyük bir deprem öncesi ve anında uygulanması zorunlu olan afete hazırlık ve acil müdahale yöntemleri belirlenmelidir. Depremin fizikî ve sosyal çevrelerde yaratacağı etkilerin, bina kayıplarının ve buna bağlı olarak can kaybı ve yaralanmaların sayısal olarak ortaya konulması acil müdahale planlanmasında önemi çok büyüktür. Bu süreçte ihtiyaç duyulan unsur iyi planlanmış afet bilgi sisteminin sürekli güncelleştirilerek hazır halde bulunmasıdır.
         Deprem konusunda yapıların incelenmesiyle yapılan tespitler, deprem sırasında yapıların hasar görmesinin nedenleri, yapı malzemeleri, depremin sosyal ve psikolojik boyutları ve çözüm yollarını kapsayan düşüncelerimi bundan sonraki yazılarımda sizlerle paylaşacağım. Bu konu kısa geçiştirilemeyecek kadar önemlidir.

15.12.2007

        Bundan önceki yazılarımda, bir ekiple aylarca süren araştırma ve gözleme dayanan çalışmamızın sonuçlarını sizlere aktararak ana meseleyi ortaya koymaya çalıştım. İstanbul’da trafik sorununun çözülmesi ulaşım çilesinin bitmesi demektir.

         Sorunun iki temel ayağı vardır. Birincisi ulaştırma yatırımları, ikincisi trafik yönetimidir. İşin içinden çıkılamamasının sebebi beceriksizlik, yeteneksizlik, bilgisizlik, gösterişe dayalı siyasi tercihler, kısaca kötü yönetimdir. Yasal dayanak ve ekonomik kaynak vardır. Sorunun çözümü için temel öncelik zihniyet değişikliğidir. Bunun için İstanbul’u, içinde motorlu araçların daha rahat geçebileceği yollar ve yapılar bütünü olarak gören anlayışın yerine insanların yaşadığı bir mekân olarak görülmesi ve çözüm için taşıtların değil insanların hareketliğinin esas alınmasıdır. Yani öncelikli hedef taşıtların değil insan-ların taşınması olmalıdır.

         Ulaştırma yatırımlarının planlamasında ilgili kuruluşların etkin katılımıyla plan-karar-uygulama zinciri benimsenmelidir. Seçilmiş ve atanmış yöneticiler, konunun uzmanı teknik adamlarla ahenk içinde çalışmalıdırlar.

         İstanbul’da ulaşım yatırımları sadece Büyükşehir Belediyesi değil, Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanlıkları ile ilçe ve belde belediyeleri tarafından yürütülmektedir. Bu yatırımların tek otoriteye bağlanması ve yatırımları doğrudan etkileyen su, kanalizasyon, doğalgaz, elektrik ve haberleşme ile ilgili alt yapı yatırımları yapan diğer kuruluşlarla da uyumlu çalışmayı sağlayacak koordinasyon bu otorite tarafından sağlanmalıdır.

         Coğrafi yapıyı avantaj olarak görmek gerekir. Tabii yol niteliği taşıyan denizden mutlaka daha fazla yararlanmalı, şu anda ulaşımda % 3 olan pay % 15’lere çıkarılmalıdır.

         Boğazda bulunan limanlar ve şehir içinde kalan gümrük sahaları şehir dışına, trafiği daha az etkileyecek yerlere taşınmalıdır.

         Bugün için İstanbul ulaşımında 3.  köprü çözüm olamaz. Boğazın kuzeyinden transit geçişi sağlayacağı söylenen proje en kötü seçenektir. Çünkü son yeşil alanlar ve son temiz hava ve su kaynakları da yok edilirse İstanbul’da yaşamak imkânsız hale gelir.

         Bunun yerine Harem- Ahırkapı arasında karayolu geçişini sağlayacak 2. tüp geçit yapılmalıdır. Bu sayede 1. köprü bağlantılı dairesel yol tamamlanmış olur.

         MHP’nin iktidar ortağı olduğu dönemde planlanan ve projelendirilen tüp geçit raylı sistem 75.000 yolcu/saat kapasite ile çok önemli bir hizmet verecektir. Ancak bu sistemin işler hale gelmesi için Yenikapı ve Söğütlüçeşme istasyonlarının yakın çevreyle ulaşımını sağlayacak sistemin de tamamlanması gerekir.

         Raylı sistem, denizyolu ve otobüslerden oluşan toplu taşıma sistemi; minibüs, servis araçları,  dolmuş, taksi ve diğer ulaşım araçlarını da içine alan bir bütünlük içinde geliştirilmelidir. Bu planın ağırlığına raylı sistemler sahip olmalıdır. Metro, hafif metro ve banliyö hatları marmaray ile birleşmelidir. Bu sistem 500 km’yi geçerse uzun yıllar ulaşım sorunu yaşanmaz.

         Otopark sorunu da toplu taşıma araçlarının hareket merkezlerine ve aktarma istasyonlarına yakın yerlerde çözülmelidir. Yeraltından faydalanarak çok katlı olarak inşa edilmesi gereken otoparkların kapasitesi bugünkü 400.000 den ilk üç yıl içinde 800.000’e çıkarılmalıdır. Bu şekilde toplu taşıma araçları cazibeli hale getirilmiş olacaktır. Yıllarca toplanan otopark paraları yerinde kullanılarak bu konu kökünden çözülmelidir.

         Denizde olduğu gibi karada da coğrafi yapı avantajını tünelleri çoğaltarak kullanabiliriz. Bazı bölgelerde trafik yükü yeraltına kaydırılabilir.

         Alternatif toplu taşıma araçlarına yer verilebilir. Metrobüs ve monaray tarihi bölgeler dışında ve hızla büyüyen bazı beldelerde gündeme gelmeli ve önceden iyi düşünülmelidir.

         Alt geçit, üst geçit, kavşak düzenleme, kaldırım yükseltme ve orta refüj yapılması gibi yatırımların bazıları gösteriş ve reklam yanında partili yandaşlara iş kapısı açmaya dönük olup trafik akışına olumlu katkı sağlamamaktadır. Belediye bütçesinin gereksiz yere harcanmasına son verilmelidir.

         Yol kaplamalarının bakımı, yol çizgileri, sinyalizasyon, gerekli işaret ve levhaların yerine konulması gibi hizmetler yılın en uygun mevsiminde ve günün trafik için en uygun saatlerinde, genellikle gece yapılmalıdır.

         Çözümün ikinci ayağı olan trafik düzeni ve ulaşım yönetimi de tek elden yürütülmelidir. Görüntülü ve sesli iletişim teknolojisi imkânlarından faydalanarak ve uzman kişilerden oluşacak bir “ Trafik Yönetim Merkezi” kurulmalıdır. Bu merkez trafik akışını sağlamak için yönlendirme yapmalıdır.

         Raylı sistemin Kabataş’a uzaması ve Kabataş-Taksim tünelinin tamamlanması sonucu beklenen trafik rahatlığı olmadığı gibi daha da içinden çıkılamaz hale geldi. Bu örnek sadece yatırımın çözüm olamayacağını, trafik yönetiminin de oldukça önemli olduğunu göstermektedir.

         Temizlik hizmetlerinin özel sektöre verilmesi ve az araçla çok temizleme çabaları gün içinde veya akşam erken saatlerde trafik yoğunluğunu sokak içlerine kadar taşımaktadır. Çöplerin toplanması 22.00 / 06.00 saatleri arasında yapılmalıdır.

         Yük taşıtlarının kent giriş-çıkışları, kent geçişleri ve bekleme yerleri yeniden düzenlenmelidir. Kent içi mal dağıtımının trafik yoğunluğunun en az olduğu saatlerde çoğunlukla 22.00 / 06.00 saatleri arasında olması sağlanmalıdır.

         En ufak kazalar bile ulaşımı olumsuz etkilemekte, birkaç dakika sonra ana yollar ve bu yollara çıkan tali yollar tamamen kilitlenmektedir. Hasar tespitleri için acilen yeni düzenleme yapılmalıdır. Beklemelere son verilerek trafik akışı derhal sağlanmalıdır.

         “Trafik polisi, araç çeker, ceza yazar veya protokol araçlarına yol açar, başka işe karışmaz” şeklinde İstanbullular arasında oluşan kanaati değiştirerek trafik polisi aktif hale getirilmelidir.

         İnsanların gerek yaya gerekse sürücü olarak trafik kurallarını ihlal etmeye meyilli olduklarını göz önüne alarak, hatalı davranışları düzeltmeye yönelik trafik bilinci oluşturulmalıdır. Görsel malzemelerle desteklenerek etkili kampanyalar düzenlenmelidir. Basın yayın organlarında eğitici yayınlar olmalıdır. Okullardaki trafik dersleri her kademede daha kapsamlı hale getirilmelidir.

         Sonuç olarak İstanbul’da ulaşımın hedefi insanların taşınması olmalı ve ulaşımın güvenilir, hızlı, konforlu, ucuz ve sistemler arasında uyumlu olması sağlanmalıdır.

         Yaşanabilir bir İstanbul meydana getirmenin ilk şartı trafik sorununun çözülmesi, ulaşımın sağlanmasıdır.


15.11.2007
          Ulaştırma konusu hakkında yazmaya devam edeceğim. Huzurun ve sağlığın bozulduğu, gerginliğin arttığı, önemli miktarda ekonomik kayıpların söz konusu olduğu ve İstanbul’da yaşayan herkesin olumsuz etkilendiği bu konu mutlaka çözülmelidir. Bizim amacımız doğru tespitler yapmak ve çözüm yolları göstermektir.
           Geçtiğimiz ramazan bayramında İstanbul’da, daha önceki bayramlarda olduğu gibi tam bir trafik keşmekeşliği yaşandı. Avcılar’dan Çamlıca’ya 40 km’ye çıkan kuyruklarda bekleşenler, onları bekleyenler bayramı mutlu geçiremediler. Bu keşmekeşlik şehrin hemen her yerinde önemli kavşak ve merkezlerde de görüldü. Gerçi her iş günü bunlardan farklı bir İstanbul yok; ama bayram olunca sevinç, mutluluk, neşe ve güler yüz önem kazanır. Bu duyguların yaşanması için özen gösterilir. İşin manevî yönü öne çıkar.
         Ramazan boyunca da benzer manzaralar çok yaşandı. İftara yetişme gayreti içinde, oruç ibadetinin manevî havasına uymayan tavırlar görüldü. Trafik keşmekeşliğinde gerginleşen insanlar çoğu zaman tartışmakta, küfürleşmekte, bagajdan bıçak, sopa veya levye alarak kavgaya tutuşmakta hatta basına yansıdığı gibi ateşli silahlarla cinayet bile işlemektedirler. Otobüs ve minibüs içinde de tartışmalar yaşanmaktadır. Sürücülerin ve yolcuların kişisel psikolojisi trafik içinde toplumsal psikolojiye dönüşmektedir.
         Kısaca hayatın en önemli parçası olan gezmek, seyahat etmek, sosyal bir davranışta bulunmak, insanî veya ailevî ihtiyaçlardan kaynaklanan masum ve iyi niyetli bir hak olan ulaşım hakkı çileye, işkenceye yol açmaktadır. Aşırı gerginlik ve sinir sisteminde meydana gelen bozukluklar genel sağlık sorunlarını da artırmaktadır.
         Bu çileyi, işkenceyi sadece olayın içinde olanlar değil bütün İstanbullular hissetmelidir. Çünkü herkes aynı durumları yaşamaya mahkûmdur.
         Bu çileyi niçin çekiyoruz? Gerçekten buna mahkûm muyuz? Çözüm yok mudur?
         Kesinlikle çözüm vardır. Asla buna mahkûm değiliz. Kötü yönetildiğimiz için bu çileyi çekiyoruz. İstanbul, yasaların verdiği görev, yetki ve sorumluluğu doğru algılayamayan ve beceremeyen insanlar tarafından yönetilmektedir. Seçilmişler de atanmışlar da küçük işlerle uğraşan parti yandaşı gibi davranmaktadırlar.
         Bu işin bir de ekonomik yönü vardır. Bir tarafta her yıl milyarlar tutarında ulaşım yatırımı yapacaksın, hiçbir çözüm sağlayamayacaksın; diğer tarafta kilometrelerce kuyruklarda her yıl ortalama 6 milyar YTL yakıt ve emek kaybına yol açacaksın. Bunun hesabı mutlaka sorulmalıdır.
         Ekonomik kaybın ne anlama geldiği daha önce MHP İstanbul İl Başkanlığı adına yapılan “ İstanbul’da Ulaşım ve Trafik” konulu çalışmada ortaya konmuştu. Buna göre yıllık kayıplarla konut yaptırmak isteseydik 110 m2 brüt alanlı 115.000 konut yaptırabilir veya 24 derslikli 6600 okul veya 150 yataklı 2000 hastane de yapılabilirdi. Daha önemlisi bu miktarla 120 km raylı sistem hizmete açılabilirdi. Şu anda İstanbul ulaşımında % 6 paya sahip raylı sistemlerin 125 km civarında olduğu düşünülürse geriye doğru 3,5 yıllık kayıp karşılığında raylı sistemler 500 km’yi geçer ve ulaşım sorunu büyük ölçüde çözülmüş olurdu.
         Son zamanlarda İstanbul’da birçok anayolda yapım çalışmaları sürmektedir ve bunların önemli bir bölümü kesişmesiz kavşak inşaatlarıdır. Anayolların çoğunda sabah ve akşam saatlerinde zaten tıkanan trafik, bu yapım çalışmaları nedeniyle İstanbulluların sabırlarını iyice zorlayan düzeylere çıkmış durumdadır. Kenti, insanların yaşadığı bir mekân olmaktan çok, içinden motorlu araçların daha rahat geçebileceği yollar ve yapılar bütünü olarak gören anlayışın sonucunda, İstanbul’da eskiden meydan olan önemli kent mekânları, bugün bir kavşak niteliği kazanmış, kentin doğal ve tarihi dokusu bozulmuştur.
         Ancak bütün bunlar, başlangıçta motorlu araç trafiğinin hızını biraz artırsa da kısa bir süre sonra durum eskisinden daha kötü hale gelmektedir. Otomobile bağlı erişebilirliklerin değişmesi, arazi kullanım yapısının da değişmesine neden olmakta, trafik keşmekeşliği meydana getiren yeni merkezler ortaya çıkmaktadır. Bunlar hem yeni trafik karmaşası yaratmakta, hem de otomobille yapılan yolculuk uzunluklarının artmasına neden olmaktadır. Geçici önlemlerle yaratılan ek kapasiteler, trafikteki yeni artışlarla kısa sürede doldurulmakta ve bu kısır döngü sürmektedir.
         Kentsel yaşamda ana hedef insanların hareket özgürlüğünü sağlamak ve kentsel etkinliklere erişmelerini kolaylaştırmaktır. Kentlerde ulaştırma çözümleri taşıtların değil insanların hareketliliğini esas almalıdır. Bu güne kadar izlenen yanlış ve toplumsal maliyeti çok yüksek olan kentsel ulaştırma politikaları sonucunda, otomobil ve kentin birbirine uymayan mekân profiline sahip olduğu görülür. Kent-otomobil bileşenini çözmenin yolu, artan otomobil sayısı karşısında daha fazla yol, daha çok katlı kavşak ve daha hızlı kent geçişleri yaparak “kentleri otomobile uydurmaya çalışmak” değil, sürdürülebilir ve yaşanabilir bir kent için “ otomobili kente uydurmak” tır.  Bunun için çok önemli bir şart, başta raylı sistem ve deniz ulaşımı olmak üzere toplu taşıma kullanımı artırılırken, otomobile ayrılmış kent mekânlarının da planlı biçimde düzenlenmesidir.
         Hizmetlerin planlı, programlı, etkin, verimli ve uyum içinde yürütülmesini sağlamak amacıyla kurulan Büyükşehir Belediyesi, sınırları içinde bulunan ilçe ve belde belediyelerini kapsayacak şekilde koordinasyonu sağlayan, görev ve sorumlulukları yerine getiren, yetkileri kullanan kuruluştur. İdari ve mali özerkliğe sahiptir. Başkanlar seçilerek geldikleri için halkın desteğine de sahiptirler. Burada yaşadıklarına, sıkıntıları bildiklerine ve göreve isteyerek talip olduklarına göre hesap vermesini de bilmelidirler.
         Beklentimiz kanunların verdiği görev, yetki ve sorumluluğun İstanbulluların huzur ve mutluluğu için kullanılmasıdır. Başarısızlığın mazereti olamaz.

31.10.2007
         Önceki yazımda İstanbul’daki sorunları ana başlıklar halinde vermiş ve ulaşım çilesinin devam ettiğini belirtmiştim. Bugün bu konu içinden en güncel olan METROBÜS hakkında görüşlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.
         İstanbul’da her gün yaklaşık 11 milyon yolculuk yapılmakta ve insanlar iş, öğrenim, sağlık veya sosyal konularla ilgili olarak evinden çıkıp bir seyahat süresinden sonra evine dönmek istemektedirler. Bu şehirde yaşayan insanların en tabii haklarından birisidir bu. Bunun en kolay, en güvenli, en ekonomik ve en kısa zamanda yapılması da çağdaş anlayışın bir gereğidir.
         Peki, bunu kim sağlayacak? Elbette bu şehri yönetenler. Seçilerek gelen, başta Büyükşehir Belediye Başkanı olmak üzere yönetici konumunda bulunan herkes sorumludur.
         Ulaşımın önemli iki ayağı vardır. Birincisi yatırım diğeri de trafik yönetimidir. Her ikisi de doğrudan mühendislikle ilgilidir.
         Yönetmek; bilgi, beceri ve öngörü işidir. Bilen insanlar eliyle sonuç alma sanatıdır. Mühendislik ise insanların yararlanması için çeşitli makine, malzeme, projelendirme ve üretimde teorik ve gözleme dayanan bilgiyi uygulama sanatıdır. Yapıp bozarak, deneme yanılma yoluyla çözüm aramak son derece ilkel bir yöneticilik anlayışıdır. İstanbul Büyükşehir Belediyesi bünyesinde yüzlerce mühendis ve mimar çalışmaktadır. Bunlara yatırımla ilgili safhalarda yetki ve sorumluluk mu verilmiyor? Yoksa yaptıkları çalışmalar beğenilmediğinden ya da siyasi düşüncelerden dolayı mı rafa kaldırılıyor?
         5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu’nun, Belediye’nin görev, yetki ve sorumluluklarını düzenleyen 7. maddesi; stratejik planları, yıllık hedefleri, yatırım programlarını ve bunlara uygun bütçeleri hazırlamak ve Büyükşehir ana ulaşım planını yapmak, uygulamak ve gerekli koordinasyonu sağlamak görevini ve sorumluluğunu Büyükşehir Belediyesi’ne vermiştir.
         Aynı kanunun 9. maddesi; ulaşım koordinasyon merkezinin kuruluş ve çalışma yöntemleriyle ilgilidir. Bu kurulda kamu kurum ve kuruluşları ile kamu kuruluşu niteliğindeki meslek kuruluşlarının temsilcileri ve kendilerini ilgilendiren konularda ilçe veya belde belediye başkanlarının da katılımı öngörülüyor.
         Bu şekilde trafik hizmetlerini planlama, koordinasyon ve güzergâh belirlemede hatasız ve en başarılı sonuçlar alınması hedeflenmiştir.
         Büyükşehir Belediyesi de görev ve sorumluluğu gereği ulaşım çilesine çözüm getirmek için yaptığı yatırımlara metrobüsü dâhil etti. 2005 yılının Ekim ayında metrobüs yolu için ilk ihaleyi yaptı. İkinci ihale Eylül 2006’da, üçüncü ihale ise 22 Şubat 2007’de yapıldı. Bu yolun 156 milyon dolara mal olacağı açıklandı. Metrobüslerin her biri 1 milyon 200 bin avro ve 50 adet sipariş verilmiş. Dolara çevirince toplam maliyet 260 milyon dolara çıkıyor.
         Bazı Avrupa ülkelerinde, Brezilya’da ve ABD’de uygulamaları olan sistem için uzmanların farklı görüşleri var. Nüfusu ve trafik yoğunluğu az olan ve İstanbul gibi eğimli olmayan arazilerde kurulu şehirler için uygulandığını belirtenler olduğu gibi yatırımı kolay ve maliyeti düşük olması yönünden tercih edilmesi gereken bir sistem olduğunu savunanlar da var.
         Okulların açıldığı 17 Eylül günü metrobüs seferleri başladı. Ancak 2 saat sonra seferler durduruldu. Çünkü; yatırım tamamlanamadığı için dönüş yerleri yoktu ve E5 karayolundan faydalanarak dönme yapılabildi. Metrobüs yolunda duraklar ve üst geçitler de yoktu. Teknik açıdan çok önemli olan manyetik çivilerin de olmadığı anlaşıldı.
          Bu şekilde metrobüs güzergâhı olan Topkapı- Avcılar arasında yol kilitlendi, trafik durma noktasına geldi. Hollanda’daki üretici firmadan kiralanan metrobüsleri Hollandalı sürücülerin kullanma mecburiyeti doğunca, konu magazin basınına malzeme oluşturdu. Böylece işin esası gene gözden uzaklaştırıldı. Başarısızlık komediye dönüştü.
         Sistem olarak ulaştırmanın teknik ve ekonomik açıdan uygunluğu, etkin hizmet sundukları şartlarda kullanılmalarına bağlıdır. Ulaştırma yatırımları önemli parasal kaynaklara ihtiyaç gösterirler ve gerçekleştirilmeleri kısa sürelerde olamaz. Yani önceden hazırlık yapılmadığı takdirde, çoğu zaman beklenen olumlu sonuçlar alınamaz. İşte bunun tipik örneklerinden birisidir metrobüs.
         Biz doğrudan metrobüse karşı değiliz. Yapılış şekline karşıyız. Hatırlanacak olursa olimpiyat stadı yollarıyla ilgili olarak ta hem Büyükşehir Belediye Başkanı hem de vali birincisinde müjde vererek, ikincisinde garanti vererek iki defa İstanbulluları perişan etmişlerdi. Aynı şey tekrarlandı ve Büyükşehir Belediye Başkanı okulların açılacağı gün için metrobüs müjdesi verdi. Sonucunu hep beraber gördük.
         İstanbul’da ulaşım çilesinin sona ermesi için kesin olarak zihniyet değişikliği gerekmektedir. Esas olan araçları değil insanları istedikleri yere ulaştırmaktır. Bu esasa göre de toplu ulaşımı gerçekleştirmek şarttır. Bunun için de raylı sistemi tamamlamak, denizden ve yeraltından azami ölçüde yararlanmak gerekir.  Elbette alternatif çözüm yolları da düşünülmelidir. Ama paramızın ve zamanımızın boşa gitmemesi için bilimin ışığında teknolojik imkânları en iyi şekilde kullanarak çalışmalıyız. Bilen insanlar vasıtasıyla planlı proje üretmeyi becerebilmeliyiz.
         Yapılması gereken; kanunların verdiği görev, yetki ve sorumluluğu, gerçekten iyi niyetle ve sadece halka hizmet duygusuyla kullanmaktır. Siyasi gelecek hesapları, parti ve partili yandaş düşünceleri ve gösterişe kaçan günlük hesaplar yanlış işler yapılmasına sebep olmaktadır. Büyük ekonomik kayıplar yanında zaman boşa geçmekte ve ulaşım çilesi de artarak devam etmektedir. İstanbul’da yaşayan herkes bunları artık iyi değerlendirmek zorundadır.

15.10.2007

              Değerli Okuyucular,

            İstanbul’un sorunlarını, İstanbul’da yaşayanların sıkıntılarını ve dertlerini en ince detaylarına kadar araştırarak, takip ederek ve başta teknik konular olmak üzere doğru çözümleri önererek, gerektiğinde de Ülkemizin,  Türk Dünyası’nın ve Dünya’nın sorunlarına bakarak, Milletimizi ilgilendiren konular hakkında görüşlerimi sizinle paylaşmak istiyorum.
            Dert ve şikâyetlerimizin, endişelerimizin ortak olduğuna inanıyorum. Doğru çözümler problemlerin doğru tespit edilmesiyle başlar. O bakımdan sizlerin de katkıları önemlidir. Günümüzde elektronik posta ile haberleşme çok kolaylaşmıştır. Tespitlerinizi veya çözüm önerilerinizi gönderirseniz, ortak aklın oluşması sağlanmış olacaktır.
            Ülkemizde bir seçim dönemini geride bıraktık. Birçok açıdan önemli olması yanında sonuçların mutlaka sosyolojik bir incelemeye tabi tutulmasının gereğine inanıyorum. Bu konu sosyologların ve araştırmacıların işidir. Ben bugünkü yazımda kısaca seçim öncesi ile seçim sonrasına bakarak nelerin değişip değişmediğini belirtmek istiyorum.
            Seçim öncesi var olan bugün de hiçbir gelişme ve değişme göstermeyen İstanbul’un sorunlarını satır başlarıyla ortaya koymadan önce Ülkemizin ve Milletimizin en önemli sorunlarını üç başlıkta toplamak istiyorum. Esasen bu sorunlar İstanbul’dakilerden farklı olmamakla birlikte daha kapsamlı ve zordur. Siyasî nitelik taşımaktadır.
          • İstiklâlimizi, millî birlik ve bütünlüğümüzü tehdit eden kanlı terör olayları, yakın çevremizdeki tehditler, Devleti kuran iradeye karşı davranışlar ve Cumhuriyetin temel ilkeleriyle zıtlaşmalar,
          • Takip edilen yanlış ekonomik politikalar sonucu meydana gelen geçim sıkıntısı, işsizlik ve gelecek endişesi, önemli bütün alanlarda ekonomik işgal tehlikesi,
           • Milli eğitim sisteminin, AB medeniyet projesi dayatmaları kapsamında küreselci zihniyete uygun nesiller yetiştirecek tarzda değiştirilmesi sonucu oluşmakta olan kültürel yozlaşma ve ahlâki çöküş,

İstanbul’daki sorunlar da ana başlıklar halinde şöyle sıralanabilir.
           • Güven ve huzur ortamı yok olmuştur. Asayiş yoktur. Hırsızlık, soygun, gasp, kap-kaç, uyuşturucu, satanizm v.s. kontrolden çıkmıştır.
           • Geçim sıkıntısı vardır. Milletimizin büyük çoğunluğu yoksulluk sınırının altında adeta boğuşmaktadır. Borçlu yaşamak hayat tarzı haline gelmiştir. Bedava dağıtılan kömür, kumanya, kitap v.s ile değişik kurumlarca yapılan para ve sağlık yardımları kalıcı çözüm getirmekten çok uzaktır.
           • İşsizlik vardır. Özellikle genç okumuşlar asgari ücretle bile iş bulamamaktadırlar. İş bulan vasıflı veya vasıfsız yüz binlerce insanımız da sosyal haklardan mahrum olarak çalışmaktadır.
           • Deprem korkusu vardır. Bulunduğu coğrafya nedeniyle nüfusun ve yapıların tamamı deprem etkisi altında olan İstanbul’da deprem afeti ihtimali ile ortaya çıkan toplumsal huzursuzluk devam etmektedir. Can kayıpları ve sakatlıkların geriye dönüşü olmayan sonuçları yanında, millî servet açısından ekonomik kayıpların da gelecek için önemli tehdit oluşturmasına rağmen ciddi hiçbir tedbir alınmaması huzursuzluğu daha da artırmaktadır.
           • Ulaşım çilesi devam etmektedir. Huzurun ve sağlığın bozulduğu, gerginliğin arttığı, yüksek ekonomik kayıpların söz konusu olduğu ve İstanbul’da yaşayan herkesin olumsuz etkilendiği trafik sorunu çözülememiştir. Şehirde ulaşım zor, hatta bazı bölgelerde imkânsız gibidir. 
           • Eğitim kargaşası artarak devam ediyor. Sistem yaz-boz tahtasına döndürülmüştür. Öğretmen-öğrenci-veli üçlüsü şaşkın durumdadır. Diğer tarafta güvensiz okul binalarının durumu ve servis çilesi devam etmektedir.
            • Su sorunu önemlidir. Kuraklık, önceden düşünülüp tedbir alınması gereken bir tabiat olayıdır. Yönetmek; bilgi, beceri ve öngörü işidir. Sadece konuşmakla hiçbir iş çözülmemektedir.
            • Enerji sorunu ile karşı karşıyayız.
           • Sokak çocukları ve kimsesizlerin durumu içler acısıdır. Türk töresine, genel ahlak anlayışımıza ve dinimize uygun olmayan insanlık dışı bu durum artarak devam etmektedir.
           • Büyük bir kesimi etkileyen imar sorunları ve 2 B konusu çözülememiştir. Kaçak yapılaşma tehlikeli şekilde devam etmektedir.
            • Muhtarların sorunları vardır. Önemli ve ananevi yapımıza uygun bir müessese olan muhtarlıklar korunmalıdır.
            • Sivil toplum kuruluşlarının sorunları vardır. Ülkemizin ve Milletimizin aleyhinde faaliyet gösteren dernek ve vakıflar yabancı kaynaklardan çok büyük yardımlar alırken, millî olanların faaliyetleri adeta zorlanmaktadır.
            • 2010 yılında kültür Başkenti ilan edilmesi bayram olarak karşılanmış olan İstanbul’un Türk-Müslüman kimliğinin yanına Bizans kültürünü öne çıkartacak faaliyetlere hız verilmiştir. Daha önce kültür Başkenti olan Avrupa’daki hiçbir eski Osmanlı şehrinde Türk eserleri öne çıkartılmamıştır.
          • İstanbul Afrikalı göçmenlerin cirit attığı bir şehir olmuştur. Her türlü gayri-meşru faaliyet serbestçe gösterilebilmektedir.

       Bütün bunlar hiç değişmeden devam etmektedir. Değişen sadece tek şey vardır. Milliyetçi Hareket Partisinin güçlenerek TBMM’e girmesi.
       Ülkemizin ve Milletimizin menfaatine uygun olmayan her faaliyet demokratik zeminlerde en şiddetli şekilde dile getirilecek ve takip edilecektir. Çözüm yolları gösterilecek, yapılması gerekenler söylenecektir.
       Belki bir dönem daha kayıp zaman olacaktır; ama en azından Türk Milleti’nin ümit kapısı açık tutulmuş olacaktır.
 


1. Sayfa | Toplam : 1