Depremin Sosyal Boyutları ve Eğitim

01.02.2008
          İstanbul’da bulunan mevcut yapı stokunun önemli bir bölümünün kalitesiz ve asgari inşaat standardına uyulmadan üretildiğini önceki yazılarımda ifade etmiştim. Kamu yapıları ve konutların iyileştirme ve yenileşme ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Bu yenileşme ve iyileştirmenin iki temel hedefi olmalıdır. Birincisi yeni yapıların yasal çerçevede üretilmesi ve kullanılması, ikincisi kalite ve standartların asgari koşullar ile uyumlu hale getirilmesidir. Kamu yapıları dışında iyileştirme ve yenileşme bekleyen konut sahipleri değerlendirildiğinde alt ve orta-alt gelir gruplarının çoğunlukta olduğu görülmektedir. Bu sebeple güvenli konut ihtiyacının karşılanmasında büyük ölçüde sosyal konut üretilmesi düşünülmelidir.
         Ülkemizde kullanılan yapı malzemelerinin üretiminin, dünya standartları kapsamında kalitelerinin gözden geçirilmesi ve çevre iklim faktörleri de göz önüne alınarak mukavemetlerinin artırılması gerekmektedir. Uluslararası standartlar organizasyonu (ISO) belgesini alan firmalar, hizmet verdikleri sektörün önemini kavrayarak, gerçekten kaliteli üretim yapmak zorunda olduklarını bilmeli ve bunu gelişerek sürdürmelidirler. Kullanılacak malzemelerin kalitesi kadar, uygulama sırasında teknik detayları çözebilecek eğitimli teknisyenlerin de şantiyede olması, tüm risklerin ortadan kaldırılması için önem taşımaktadır.
         Deprem ve diğer doğal afetlerin meydana getirdiği hasarların azaltılması, toplumun her ferdinin ve her kesiminin bilinçli ve etkin katılımı ile mümkün olabilir. Deprem konusunda toplumun bütün kesimleri, hem örgün hem de yaygın eğitim sistemi ile bilinçlendirilmeli ve bu eğitim kesintisiz devam etmelidir. Kamu yöneticileri için afet yönetimine göre hizmet içi programlar yapılmalı ve ilgili teknik personel eğitilmelidir. Bunun için ilgililerin yurt dışına gönderilerek eğitilmesi yerine, yurt dışından eğitici getirilerek daha çok kişinin eğitilmesi sağlanabilir.
         Depreme karşı güvenli konutlar elde edilinceye kadar mevcut konutumuzda bazı önlemler almamız gerektiği unutulmamalıdır. Bu tedbirler güvenli olduğuna emin olduğumuz konutlarda da alınmalıdır. Deprem çantası hazırlanması, eşyaların duvarlara sabitlenmesi bunların en çok bilinenidir. İlk yardım malzemeleri ve ilaçların bulunduğu sağlık çantası, kürek, kazma, halat, fener gibi araçların apartman bahçesinde güvenli bir yerde saklanması, merdiven sahanlıklarına acil tahliye için gerekli olacak ışıldakların takılması çok yararlıdır. Apartmanda bulunan bir doktor veya hemşire, enkaz kaldırılmasında yardımcı olacak bir mimar veya mühendis birçok canın kurtulmasına vesile olabilir. Yine bir öğretmen, psikolojisi bozulan çocukların dikkatlerini, aldığı pedagojik formasyonla başka yönlere çekebilir. Apartmandaki bu çalışmalar mahalle ölçeğinde yaygınlaştırılarak sosyal sorumluluk projeleri geliştirilebilir.
         17 Ağustos ve 12 Kasım 1999 depremlerinin yarattığı sosyal sorunlar deprem bölgesinde olumsuz etkilerini sürdürmektedir. Evlerini, işlerini ve yakınlarını bir gecede kaybeden insanlar yaşamın güçlüklerini hâlâ hissetmektedirler. Bölgede barınma, eğitim, sosyal hizmetler, sağlık, çevre sağlığı ve hukuksal sorunların tam olarak çözümlenmediği gözlenmektedir. Toplum sağlığını etkileyen yoksulluk, işsizlik, ekonomik eşitsizlik, aile içi ilişkilerde kırılma, aile parçalanmaları, şiddet, intihar, alkolizm, fuhuş, travmatik stres bozukluğu vakalarına çok sık rastlanmıştır. Yıkıcı bölücü faaliyetler, misyonerlik, organ mafyası ve küçük çocuk kaçırma olayları da görülmüştür. Deprem sonrası millî ve dinî duyguların canlı tutulması için gerekenler yapılmazsa birlik ve beraberlik sağlanamaz, ahlâkî yozlaşma da artar.
          Deprem sonrası ilk aylarda devletin yanında yoğun bir tempoda gönüllü olarak çalışan, ilaç ve tedavi, kreş ve beslenmeden temizliğe kadar aynî ve nakdî yardımları sunan sivil toplum kuruluşları, kaynakları azalınca bölgeden çekilmişlerdir. İlk yıllarda bu boşluğu da doldurmaya çalışan devlet sonraki süreçte bölgeyi kendi haline bırakmıştır.
         Afet bölgelerinde planlı ve bilimsel tarzda sunulacak sosyal hizmet uygulamalarına ihtiyaç vardır. Bir gün hatta bir dakika öncesine kadar mutlu ve umutlu olan insanların, bir anda nasıl bir sona sürüklendiklerini hissetmeleri asla unutamayacakları korku ve kaygıya sebep olmuştur.
         Afetzedelerin sorunlarıyla mücadelede insan onurunu dikkate almak, sosyal hukuk devletinin ve millet olarak inancımızın bir gereğidir. Bunun için ülke kaynaklarının gerçekçi bir şekilde seferber edilmesi gerekir. Ölçüsüz ve koordinasyonsuz yardımların sonucunda yeni sorunlarla karşılaşılmaktadır. Deprem afeti ile başlayan olumsuzluklara kısa sürede ekonomik sıkıntılarla birlikte konut ve işyeri ihtiyaçları da eklenmektedir.
         Bu ihtiyaçların karşılanması devletin bütçe imkânları ile ilişkili olmaksızın ve maddî kayıpları derhal telafi edecek somut bir güvence sağlanmalıdır. Bu da zorunlu deprem sigortası uygulaması ile mümkün olabilir. Ödenen küçük miktardaki sigorta primleri yolu ile sosyal dayanışmanın gereği en iyi şekilde gerçekleştirilmiş olmakta, ülke çapında risk paylaşımı sağlanmakta, yerli iç kaynaklar birikinceye kadar riskin belli bir kısmı, reasürans yoluyla uluslar arası piyasalara plase edilmekte, deprem nedeni ile devlet bütçesi üzerinde oluşacak yük azalacağından muhtemel ek vergiler önlenmiş olmaktadır.
         1999 depreminin hemen ardından hazırlanan 587 sayılı “Zorunlu Deprem Sigortasına Dair Kanun Hükmünde Kararname” nin yürürlüğe girmesinden sonra başarılı bir performans ortaya koyulmuş olup, uluslar arası kuruluşlar tarafından pek çok ülke için örnek uygulama olarak gösterilmiştir. 27 Eylül 2000 tarihinden itibaren konutlar için deprem sigortası yaptırmak zorunlu hale getirilmiş olup bu sigortayı sunmak üzere kamu tüzel kişiliğini haiz Doğal Afet Sigortaları Kurumu (DASK) kurulmuştur. Başlangıçta büyük ilgi gören DASK’ın teminat limitlerinin düşük olması ve deprem tehlikesinin göz ardı edilmesi nedeni ile son yıllarda yeteri kadar prim toplayamadığı gözlenmektedir. DASK’ın tüm konutları,  kamu kurum ve kuruluşlarına ait binaları, köy yerleşim alanlarındaki yapıları,  ticarî ve sınaî amaç için kullanılan binaları ( iş hanı, iş merkezi, idari hizmet binaları, eğitim merkezi binaları vs), inşaatı henüz tamamlanmamış binaları da kapsayacak şekilde zorunluluk kapsamı içine alması gerekmektedir. Yapımı devam eden inşaatları denetleyen yapı denetim firmalarının yükümlülükleri sırasında ve tamamladıkları projelere yönelik sorumluluklarını teminat altına alacak zorunlu bir sigorta sistemi de konmalıdır.
         İstanbul’un, sorunlarının çözümü için kaynağa dönüştürülebilecek yeterli potansiyeli mevcuttur. Depremi bir gerçek olarak kabul etmek, sosyal ve ekonomik bütün yönlerini soğukkanlı bir şekilde değerlendirerek bilimin ve teknolojinin bütün imkânlarını akılcı şekilde kullanmak yeterli olacaktır.
         Bu doğrultuda gelecek yazımızda çözüm önerilerimizi ortaya koyacağım.