Yozlaşma

26.08.2008
         Tarihin en eski ve büyük medeniyetlerinin sahibi olan Türk Milleti’nin en belirgin özelliği hür yaşama arzusudur. Bu özelliğinden dolayı Türk Milleti devletsiz kalmamıştır. Sıkıntılı dönemler hatta kısa süreli esaret dönemleri olmuştur. Her defasında istiklâle kavuşmayı bilmişlerdir. Efsanelerde, anıtlarda ve yazılı belgelerde görülen hür yaşama fikri, millî kimlikle özdeşleşmiştir.
         Millî kimlik, birliği sağlayan kültür unsurlarından oluşur. Dil, din, töre, düğün, cenaze, mâbet, mezarlık, bayram, misafirlik, mûsiki, eğlence, ev kurma gibi pek çok özelliğimiz Türk’e ait güzelliklerdir. Bunları korumak geleceğimizle ve istiklâlimizle doğrudan ilgilidir.
         Atamız Bilge Kağan “ Üstte gök çökmedikçe, altta yer yarılmadıkça, senin ilini ve töreni kim bozabilir? Ey Türk! Titre ve kendine dön.” demiştir. Uzun asırlar sonra da Mustafa Kemal Atatürk “ Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak evvela bizim kendi benliğimize ve milletimize bu hürmeti hissen, fikren ve fiilen bütün ef’al ve harekâtımızla gösterelim. Bilelim ki millî benliği bulunmayan milletler, başka milletlerin şikârıdır” diyerek bizleri uyarmıştır.
         Teknik gelişmelerin baş döndürücü bir hızla ilerlediği çağımızda, sosyal değişmeler aşırı sapmalar ve yozlaşmalara yol açmaktadır. Sosyal çatışmalar fertler ve kurumlar arasında olduğu gibi, ferdin kendi benliğinde de meydana gelmektedir. Bu hususu körükleyen küresel güçler, millî güçlere karşı amansız bir saldırı içindedirler. Sermaye, bilgi ve iletişimi ellerine geçiren bu güçler diğer milletlerin düşüncelerini kendi tercihleri doğrultusunda değiştirme konusunda başarılı olmaktadırlar.
         Ekonomik gelişmeyi sağlayamayan milletler bilimden mahrum kalmakta ve hızla cahilleşmektedirler. Böyle bir durumda millî direnç zayıflamakta, kültürel yozlaşma hızlanmakta ve ahlakî çöküş oluşmaktadır.
         Ülkemizde bu çöküşü birçok alanda görmekteyiz. Hayat tarzı değişmekte, yabancı hayranlığı artmaktadır. Büyük çoğunluk gidişatın farkında değildir. Birçok kimse şahsi çıkarları doğrultusunda, yanlışı gördüğü ve anladığı halde sesini çıkarmamaktadır; hatta gidişata ayak uydurarak menfaatlerini korumaya çalışmaktadırlar. Çok az sayıda duyarlı insan da ya sesini duyuramamakta ya da yakın çevresinde çırpınıp durmaktadır.
         Başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlerden başlayarak kasabalara kadar yayılan bu çöküşe örnek oluşturacak bazı konulara değinmek istiyorum. Bunlardan birincisi düğünlerdir.
         Aileler mutlu günlerinde eğlenme haklarına sahiptirler. Evlenme önemli bir husustur ve meydana gelen aile de kutsal bir kurumdur. Bu konu başka milletlerde bizimki kadar önemli değildir. Bizdeki gelenekler çok köklüdür ve çeşitli güzelliklerle süslenmiştir. Son halkayı oluşturan düğünler de aynı güzelliklerle gerçekleşmeli ve Türk kültürüne ve geleneklerimize aykırı davranılmamalıdır. Nikâh salonlarında yapılan törenler bile yabancı müzik eşliğinde gerçekleşmektedir. Düğünle ilgili çok zengin ve coşkulu ezgilere sahip olmamıza rağmen uygulaması nadiren görülmektedir.
         Nikâh salonlarından başlayarak, düğün salonları, oteller, lokantalar ve açık alanlarda yapılan düğün törenleri ile benzer yerlerde yapılan sünnet törenlerini organize eden resmi kurumlara ve mekân işletmeci ve sahiplerine ailelerden daha çok görev düşmektedir; çünkü düğün sahipleri ömürleri boyunca çocukları ile ilgili biri sünnet biri de evlenme olmak üzere en çok iki defa karşılaştıkları mutlu günlerinde telaş ve heyecandan düşünemedikleri bazı hususlarda uyarılmalıdırlar. Resmi kurumlarda çalınan müziklerin Türk müziği olması hususu belediyelerin görevi olmalıdır.
         İkinci konu işyeri isimleri ve tabelalardır. Dil konusu başlı başına ele alınması gereken, ilelebet Türk olarak yaşamanın temeli olan en önemli kültür unsurudur. Detaya girmeden son zamanlarda yoğunlaşan, dikkatli ve hassas olan insanları rahatsız eden tabela kirliliğine değineceğim.
         Burada da üç hususa dikkat çekmek istiyorum. Büyük inşaat şantiyelerinden ve büyük işyerlerinden başlayarak sokak aralarındaki küçük işyerlerine kadar giren yabancı isimler kimlere hitap etmektedir? Bu tabelalar bir üstünlük mü sağlamaktadır? Yoksa bizim vatandaşlarımız artık Türkçeyi sevmeyen vurdumduymaz insanlar olarak mı görülmek-tedirler?
         Diğer husus daha masum olmakla beraber dilimizi yaşatmak açısından önemli görülmelidir. “Kat otoparkı” sıkça görülen tabelalardandır. “Katlı otopark” olması gerekmez mi? “Katkısız odun ekmeği” odundan ekmek olur mu? İfade edilmesi gereken odun ateşinde pişen ekmektir. Bu yanlışlıklar düzeltilmeli ve tekrarı önlenmelidir.
         Üçüncü yanlış dilimize ağır bir hakaret olarak algılanabilir. “Eskidji”, “Dönerchi”, “Kumash” gibi kelimeleri tabelalara veya vitrin camlarına yazanlar bu hakkı kendilerinde nasıl görebilmektedirler? İster cehaletten isterse kasten olsun derhal vazgeçilmesi ve düzeltilmesi gerekir.
         Yozlaşma durdurulamazsa sonuç hüsran demektir. Düğün geleneklerimizden dilimize, giyim-kuşamdan beslenme alışkanlıklarımıza, aile içi ve komşuluk ilişkilerimize uzanan Türk kültürünün bütün güzellikleri hür yaşama arzumuzun göstergesi olacaktır. Bunlardan asla vazgeçmeyelim!
         Vatandaşlar olarak üzerimize düşen görevlerin şuurunda olmamız gerektiği gibi siyasetçilerimize ve TBMM’ne de yasal düzenlemeler yapmaları bakımından acil görev düşmektedir.