Mektup 1

TÜRK DÜŞÜNCE HAREKETİ

     Sayın
     Türkiye’de giderek tırmanan ağır sıkıntılar dolayısıyla, İstanbul ve çevresindeki arkadaşlarımızla yapmış olduğumuz durum değerlendirmesi sonucunda aşağıdaki mektubu sizlere iletmeyi uygun bulduk.
     Elinizdeki mektubu yakın çevrenizdeki arkadaşlarınızla birlikte geniş bir şekilde değerlendirerek, ortaya çıkan görüş ya da görüşleri bize iletmenizi rica ederiz.
     Saygılarımızla......
                                                                                                                     Türk Düşünce Hareketi
                                                                                                                                     Adına
               
Haberleşme adresi :

1- Süleymaniye, Şifahane Sok.Nu:6 34430 Eminönü – İstanbul
2- Belgegeçer : 0 (212) 526 18 91
3- E-posta      : hayrettinnuhoglu@superonline.comBu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir 
    

     Değerli arkadaşımız;
     Kökenleri yüz elli yıl öncesine kadar uzanmakla birlikte, bundan otuz yıl kadar önce, üniversite gençliğinin geniş çaplı iştirakiyle başlayan siyasi mücadeleye katılan bütün taraflar, kendi düşüncelerinin egemenliğinden başka bir şey düşünmezlerdi. Her siyasi gurup bir ya da iki kelime yardımıyla özetleniverirdi. Güneşin yedi rengi gibi, sahnede yedi farklı renk vardı. Bunlardan bir kısmı, erken yola çıkarak siyaset meydanını doldurmuştu; ancak, Avrupa tarihini açıklamaya yarayan ve Avrupa’daki sosyal, kültürel ve siyasal süreçlerden il-ham alan felsefi teorilere yaslanıyorlar, kendi ülkemizin tarihini ve halihazır durumunu bu felsefe teorilerinin dar kalıplarına göre değerlendiriyorlardı. Kulağa hoş gelen motifleri de olmasına rağmen, halk, kendi sorunlarının tercümesini içinde göremediği bu seslere fazla kulak asmadı, bir süre sonra da bu cereyanların bölücü emellere alet olduğu fark edildi. Buna rağmen bu dönemde ortaya atılan birçok söylem, farklı amaçlarla da olsa varlığını sürdürdü. Kendi inşa ettikleri cepheleri terk eden bu topluluklar, modernist söylemleri en fazla benimsemiş parti içinde yuvalandılar. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş aşamasında önemli roller oynayan bu parti, beklenmedik bir şekilde halk tarafından siyaset arenasından silindi. Ne var ki, Türkiye siyasetini renklendiren guruplardan bir kaçının halk katında destekten yoksun kalması, karşı cepheyi oluşturan düşünceye zafer getirmedi. Yetmişli yıllardaki çatışmaların en önemli özelliği, bir mağlubu olmasına rağmen, bir galibinin olmamasıdır.
      Bunun yanında, yepyeni tartışma konularının ortaya çıkması bu dönemin dikkate alınması gereken ikinci önemli özelliğidir. Kısacası, yaşadığı coğrafyayı şaşırmış insanların boşalttığı alana, cumhuriyet öncesi hataların pek çoğunu değerlendirmeye bile almayan yaşadığı çağı şaşırmış filozoflar doldurdu. Dinî söylemlerin perdesi arkasında etnik milliyetçilik cereyanları tırmandı. Daha önce kendi cephesini terk etmiş ve başka cephelere sızmış olan guruplar, durumdan vazife çıkartarak, olup bitenlerin aslına astarına hiç dikkat etmemek geleneğini sürdürerek ithal söylemleriyle yeniden üste çıkmayı denediler, bunda ise geçici de olsa, büyük ölçüde başarılı oldular. Türkiye, gerçek hayatta karşılığı olmayan kavramlar, deyimler ve söylemler aracılığı ile siyaset yapma kusurundan bir türlü kurtulamadı. Kelime oyunlarına dayanan bir siyasi tartışma ortamı iyice semirdi. Bilim, bilimsel, strateji, stratejik, barış, demokrasi, enflasyon, devalüasyon, evrensel, aydın ve benzeri kelimeler, kompozis-yon ödevlerini güzelleştirmeye çalışan öğrencilerin kullandığı kenar süsleri gibi kaldı. Yaşadığı coğrafyayı şaşıranlarla yaşadığı çağı şaşıranların, gerçeği bulma isteği taşımaksızın yüzeyde kalıp kelime oyunları ile işin kolayına kaçması, onların sahneden silinmelerine yetmedi. Üstelik Türkiye’de siyasi ortamda kirlilik son haddine vardı, ülke kimin ne söylediğinin pek önemli olmadığı, bütün tarafların kendi tribünlerine oynadığı bir kargaşa ortamına sürük-lendi. Gündelik düşündük, gündelik tartıştık, akşama sabaha bir çözüm bulmak için her alanda alabildiğine aceleci davrandık, analiz yapmadık, bize sunulan tepsideki, başkaları tarafından pişirilip kotarılmış fikirlerden işimize geleni dilimize doladık. Açıkçası ve kısaca-sı, Türkiye’nin siyaset tartışmalarındaki bütün tonları belirleyen yukarıda bahsi geçen yedi renkten hiç biri şimdiye kadar başarılı olamadı. Günümüz Türkiye’sinin hiçbir gerçeği, toplumun yüksek menfaatleri adına şimdiye kadar ortaya atılan hiçbir plan ve program paketini teyit etmiyor.
     Ülkemizdeki siyasi mekanizmayı bir elinde fırçası, bir elinde boya paleti ve karşısında tuvali ile hükmî bir ressama benzetecek olursak, ressamımız paletinde yer alan yedi renkten ne çeşit bir karışım elde edeceğine bir türlü karar veremedi, yıllarca tuvalin önünde, boya paletindeki renkleri birbirine karıştırdı durdu, tuvale hiçbir şey yansıtamadı. Her tarafı birbirine karışmış bir paletle oyalanırken, bir de baktı ki tuvale görünmez eller gelip kendi işine gelen resmi yapmış. Şimdi, hep birlikte, şaşkın şaşkın bu resme bakıyoruz. Hiçbir köşesini bildik tartışmaların ışığında yorumlayamıyoruz. Eserin sahibi ortalarda görünmüyor, so-nuçlarından yararlananlar da ortalarda görünmüyor, eleştirilere cevap bile vermiyor, o sadece kendi işine bakıyor, bize mazideki tartışmaları hatırlatan belirgin bir çizgi ve renk yok, bizim kuşağın tasarladığından farklı da olsa belli bir düzeni hatırlatan yanı da yok. Daha ziyade, suya dökülen nazar kurşununun alabildiği biçimleri andırıyor.
     Bir grup arkadaşımızla birlikte, söz konusu nazar kurşununu sudan çıkardık, yakından inceledik ve bu “eser”in, aşağıdaki sıfatlara sahip kimseler tarafından, konu ile ilgilenen diğer tarafların birbirleriyle meşgul olmasını fırsat bilerek, fazla zorlanmadan gerçekleştiril-diği kanaatine vardık. Aşağıdaki sıfatlara sahip kişiler bu eserin sahipleridir:
1- Rüzgara göre yelken açanlar,
2- Aktüel dengeler içinde konumunu muhafaza etmekten başka bir gayreti olmayanlar,
3- Eskiden savunduğu fikirleri terk etmediğini öne sürebilmek için, te’vil yoluyla, elde ettikleri yeni konumlarıyla uyumlu hale getirmeye       çalışanlar,
4- Fikirlerini, kendileri tarafından özenle seçilmiş üyelerinden başka kimseye duyurmaya çalışmayan cemiyetlerin mensupları,
5- Türkiye’de saltanat sürmenin en kolay yolunun, bölgemizde emelleri olan dış güçlere güven vermekten geçtiğini düşünenler,
6- Kendi çıkarı üzerine kapanmaktan başka hiçbir konuda zihinsel faaliyet göstermeyenler,
7- Kendi menfaatine uygun olan durumu Türkiye’nin menfaatine uygun durum olarak pazarlamaya çalışanlar,
8- Bir kez seçildikten sonra, elde ettikleri yeni konumu muhafazaya ve geliştirmeye çalışmaktan başka bir felsefesi olduğu intibaını vermeyen unutkanlar.
     Devletimiz, onun geleceği ve görevleri üzerine şimdiye kadar çok şey söylendi. Hiç kimse hangi görevler devlete, hangi görevler vatandaşa daha uygun düşer diye düşünmedi. Sadece, Avrupa kültür, siyaset ve sosyal tarihini oluşturan süreçlerin ortaya çıkardığı geçici kurumsal örgütleri ülkemize ithal ederek, kalkınma bu kurumların tesis edilmiş olmasından ibaretmiş gibi, sonuçların önümüze düşmesini bekledik. İthal ettiğimiz hiçbir kurum kalkınmamız adına beklenen sonucu bize getirmedi. Getirmedi; çünkü, Avrupa tarihinin benzer süreçlerinin bizde de ortaya çıkmasına yetmedi. Kısacası, Avrupa tarihinin geçici sonuçlarını, Avrupa kalkınmasının sebebi zannettik. Akıl edebildiğimiz her görevi devlete yükledik. Bu görevleri yerine getirecek yasal kurumları tesis ettik. Bu kurumların, içinde iş göreceği devasa yapıları Ankara’nın orta yerine diktik. Sonuçlarından sadece bu yapıları inşa edenler ve bu kurumlarda işe kabul edilenler yararlandı. Bu kurumlar, Türkiye’ye gelen ışığı emdi, hiç yansıtmadı, bilakis, sorunlarına yeni sorunlar kattı. Çok söylendi; ama, devlet kurumlarının hacmi hiç “küçülme”di, hep büyüdü. Demokrasiden söz edilmeyen gün olmadı ama, demokrasinin finansman sorunları hiç tartışılmadı. Birileri hükümetleri kurabildi; ama sadece, “finansman sorunlarına katkıda bulunanları” unutmadı. Küçültmek iddiasıyla büyüyen devletin kaynakları, demokrasinin finansman sorunlarına katkıda bulunanların özel hizmetine tahsis edildi. Özelleştirme İdaresi kuruldu, binalar sıkış tepiş “uzman”larla dolduruldu, birçok özelleştirme yapıldı. Bir süre sonra, özelleştirilenler katrilyonlar mertebesine varan borçları da üstelenilerek tekrar geri geldi. Şimdilik geri gelmemiş olanların satış geliri de özelleştirme idaresinin masraflarına bile yetmedi.
     Görüyoruz ki, bütün bu manipülasyonlarda siyasi otoritenin sorumluluğu hiç tartışılmıyor. Üstelik, bu süreçte ağır kusurları olmayan, dolayısıyla arkasına takılıp siyasi otorite-nin merkezine demokratik ölçüler içinde yüklenebileceğimiz “kitle partisi” de kalmadı. Kit-leleşmeye çalışan partilerle kitle partileri arasında gizli bir koalisyon bile kuruldu. Bu koalisyon, “doğru düzenlenmiş soruların” kamuoyunun gündemine düşmesini önlemek gibi bir misyonu yürütüyor. Parlamenter demokrasi ve modern devlet bütün kurumları ile ayakta ama, halk, bütün bu kurumların içi boş zarfa dönüştüğünü idrak etti.
      Bugün, siyasî ya da bürokrat, devletin üst kademelerini işgal eden kadrolar, yetmişli yıllardaki kavgalara ucundan kenarından bulaşmış kadrolardır. Son aylarda görüyoruz ki, aslında yeni sorunlar üretmekten başka bir sonuç ortaya koyamayan söz konusu kadrolar yetersiz görüldü ve devlete çeki düzen vermek üzere Amerika’dan “sosyal demokrat” ithal edildi. İşareti alan medya, yeni kurtarıcıyı halka bir güzel tanıttı ve halkımız, bu kişi hakkındaki görüşleri itibariyle aralarında bir kez daha ikiye bölündü. Kimine göre o bir “kurtarıcı” kimine göre “tahsildar”. Ülkenin uzun yıllardır biriken sorunlarını böylesine basit yeni bir eksene indirgemeyi yine başardık. İşlerin iyi gittiği günlerde, “övücü” hocalarımız, kötü git-tiği günlerde de “yerici” hocalarımız medyada boy gösterebilmek için saatlerce makyaj oda-sında bekliyor. Son günlerin gündemini “ekonomist”ler oluşturuyor ve söylemlerinde kul-lanılan kenar süsleri şöyle ortaya çıktı: Küreselleşme, IMF, Dünya Bankası, Telekom, kriz, moral, faiz, borç, döviz, konsolidasyon, çıpa, borsa, indeks, rant. Tartışılan soruların başında ise şu soru yer alıyor: ABD bu işe ne diyor ? Olacak bu ya !... ABD başkanı, her gün medya-mız aracılığı ile kendisine yöneltilen soruya bu kez kayıtsız kalmadı. Kendi halkına yaptığı bir konuşmayı fırsat bilerek cevabı araya sıkıştırıverdi: “Ödediğiniz vergileri, Arjantin ve Tür-kiye gibi ülkelerde hırsızların yemesine izin vermeyeceğiz.” Sözünde durur mu durmaz mı bilinmez ama, üstü kapalı olarak, şimdiye kadar dünyayı denetim altında tutmak için kimlerden ve nasıl yararlanıldığını da itiraf etmiş oldu. Bizim açımızdan ise, doğru ve günün şartlarına uygun bir siyaset hırsızı tanımı yaparak işe başlamakta fayda var görünüyor. Uzun yıllardan beri hırsızın kurtarıcı olarak pazarlanmasının önüne geçmek bayağı önemli bir adım sayılır.
     Değerli arkadaşımız !......
     Bizler, otuz yıldan fazla bir süredir, şu veya bu şekilde, yeterli ya da yetersiz, başardık ya da başaramadık, kenarından ya da ortasından Türkiye’nin meselelerine yakın ilgi göstere gelen kişileriz. Hayatta kimimiz çok, kimimiz daha az başarılı olduk. Ama hepimiz, çok şey-ler gördük geçirdik, birçok deneme yanılma yaptık, birçok tecrübe yaşadık. Cumhuriyet ta-rihinin son otuz yılı, pasif konumda bile olsak, bizim yakın takibimiz altındaydı ve tarih gözümüzün önünde yaşandı. Hepimizin, kendi yöresinde engin tecrübeler yaşamış, hayatı farklı farklı yönlerinden yoklamış kimselerden oluşan değerli bir çevresi olduğunu biliyor ve umuyoruz. Bizler, İstanbul’da elimize yeni boyalar, yeni bir palet, yeni bir fırça ve tuvalle, geçmişte yapılan hataların zerresini bile değerlendirme dışı bırakmamaya çalışarak yeni bir resim yapmak üzere yola çıktık. Ama, sizlerin katılmadığınız, sizlerin rol almadığı yeni bir oyunda başarı şansı görmüyoruz. 
     Bildiğiniz ve gördüğünüz üzere, Türkiye’de doğan siyasi boşluğu, birileri yeni oluşumlarla değerlendirmeye çalışıyor. Rüzgarın getirip bir köşeye yığdığı kuru yapraklar gibi, siyaset hayatının daha önceki dönemlerinde tutunmayı başaramamış kimseler çeşitli potalarda toplanıyor. Küreselciler, mozaikçiler, etnik milliyetçiler, mezhepçiler, Avrupa Topluluğu vatandaşlığının hararetli adayları, sureti haktan görünen bölücüler, enternasyonalistler, ikinci cumhuriyetçiler , “Türkiyeli” ideologları, hepsi birbirine fazla zorluk çıkarmadan aynı potada eriyerek bir güç olmaya çalışıyor. Devletin aymaz ve umursamaz tutumu, her geçen gün bu zümrelerin ekmeğine yağ sürüyor. Bizler, gelişmelere daha fazla kayıtsız kalamayız. Bıkmaya, vazgeçmeye, uzaklaşmaya hiç hakkımız yok. Bu yüzden, kendi çevrenizde topladığınız ve değer verdiğiniz arkadaşlarınızla, üçerli beşerli ya da onarlı yirmişerli her hafta düzenli olarak bir araya gelerek antrenmanlara başlamalısınız. Bizler, yaptığımız çalışmaları sizlere günü gününe elektronik posta başta olmak üzere bütün haberleşme imkanlarını kullanarak bildireceğiz. Sizleri, halkın oylarını çalmanın bir yolunu bulmak felsefesinden tamamen uzak, önce kendimizi inandırabileceğimiz değerli fikirlerin arayışı içinde görmek istiyoruz. Olabildiğince geniş temas, olabildiğince kapsamlı düşünceler, geçmişteki hataların olabildiğince değerlendirmeye alınması, tartışmalara dahil edilecek arkadaşlarınız arasında parti ayırımı yapılmaması, öncelikle başkalarının yaşadığı tecrübe ve değerlendirmelere kulak vermek, olabildiğince etkin haberleşme, bu süreçte başlıca ilkelerimiz olacaktır. Eli-nizdeki bu mektupta kabaca gerekçeleriyle birlikte açıkladığımız eylem planı, önümüzdeki günlerde sizlerle yapacağımız mahalli ya da geniş kapsamlı toplantılarda sizlerin de görüşü alınarak daha tutarlı bir yapıya kavuşturulacak açık uçlu bir eylem planıdır. Kısacası, elinizdeki mektup geleneksel siyasi tavırların tamamen üzerinde kalmaya kararlı ve kapsamlı bir hareketin ilk hamlesidir.
     Saygılarımızla ....