Mektup 19

TÜRK DÜŞÜNCE HAREKETİ

            Değerli Arkadaşımız,
          Mayıs ayının sonu Cuma günü (30.05.2008), Türk Düşünce Hareketi’nin temel taşlarından biri, merkez heyeti üyemiz, can dostumuz, sevgili Dilâver CEBECİ’yi, ebediyete uğurladık. O, yazdıkları ve yaşadıklarıyla, zaten ebedîliği hak etmiş ve ebedî olmuştu. Rahmetle anılmasına vesile olur ümidiyle, onunla ilgili düşünce ve duygularımızı sizinle paylaşmak istedik.
           Dilâver Cebeci, yüreği sevgi ve şiir dolu bir insandı. Daha doğrusu, yüreğindeki millet ve vatan sevgisi, onun dilinden şiir halinde taşıp dökülüyordu. O, aşkını, şiir diliyle sunan, gerçek anlamda bir millî şairimiz, vatanın bağrında dal budak salmış bir ulu çınarımızdı.
           Kelkit’in “ Deliler” köyünde (1943) doğmuştu. Bu köy, Selçuklu’nun ilk fetih yıllarında, delice savaşan akıncılar tarafından kurulmuş çok eski bir Türk köyüydü ve o yüzden bu adı taşıyordu. Annesinin köyü de “ Melişan” köyüydü. Dedesi Selim Hoca, yörede, tanınan ve sevilen bir din âlimi idi.
           Dilâver Hoca, Ankara Ü. İlâhiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Aydın’da ve İstanbul’da öğretmenlik yaptı. İstanbul Ü.İktisat Fakültesi’nde, “Toplumda Sosyal Yapı ve Sosyal Değişme” konusunda doktora yaptı. Marmara Üniversitesi öğretim üyeliğinden emekli oldu.
           İnsanoğlu öğrenmek ve bilmek için yaratılmıştır. Dilâver de ne ilimden vazgeçebiliyordu ne şiirden. Her şeyi bilmek, her bildiğini de şiire dökmek istiyordu. O, sanki şiir yazmak için yaratılmıştı. Gönlünü şiire vermiş, ömrünü şiire adamıştı. Onun için şiir, hava ve su kadar, aş ve ekmek kadar önemliydi, belki daha da değerliydi. Şiirle yatar, şiirle kalkardı. Ben bugün şiir adına “ne diyeceğim” diye düşünürdü… Çoğunuzun bildiği gibi, çok güzel şiirleri vardı. Yazdığı şiirler, türkü olmuş, dillerde dolaşıyordu.
           Milletinin sadece din, dil, vatan ve bayrak gibi kutsal değerlerini değil, çok önemsiz gibi görünen sıradan güzelliklerini de uğrunda ölmeye değer buluyordu. Yaylalarda ata binen yi-ğitlerin bozkurt gibi bakışlarını, köylü kızlarının mavi boncuk takışlarını, kilimlerin, heybelerin çizgi çizgi nakışlarını da ölesiye seviyordu. Milletinin alın terini, göz nurunu, el emeğini yansıtan her şey, onu yakından ilgilendiriyor, duygulandırıyor ve coşturuyordu: “ Neyleyim yurt için akmayan kanı!” diyordu.
           Hiçbir zaman yazdıklarını yeterli bulmuyordu, yazmak istediği, kafasının içinde yazmayı tasarladığı daha yüzlerce konu vardı. Nesir yazılarında da fikrî ve edebî güzellik vardı. Yaşayan Türkçeyi ustalıkla kullandı. Unutulmuş pek çok öz Türkçe kelimeyi şiirlerinde ve nesir yazılarında kullanarak da dilimize hizmet etmiştir. Seyyah-ı Fakir Evliya Çelebi üslubuyla yazdıkları, Türk edebiyatına zenginlik katmıştır. Tarih düşürmenin de ustasıydı.
           O, gerçek anlamda bir millî şairdi. Mehmet Âkif gibi, Yahya Kemâl, Ârif Nihat Asya ve Niyazi Yıldırım Gencosmanoğlu gibi, hep milletinin kaderiyle ilgili temel meselelerle ilgilendi. Milletinin derdini, kendine dert edindi. Türklük için ağladı, Türklük için güldü: “ Bayram Ağıtı” adlı şiirine şu önsözle başlamıştı. “ Bu 30 Ağustos Zafer Bayramı gününde coşup çağladığım Edirnekapı şehitliğine varıp şüheda huzurunda el bağladığım, Mehmetçik denilen fidanların acısıyla yüreğimi dağladığım ve kabir taşlarına bakıp bakıp ağladığımdır”.
           Türk’ün yüce hasletlerini, kutsal değerlerini dile getiren şiirler yazdı. Dilâver Cebeci, bir şâirin, “ millî şair” diye anılması için gereken ne kadar özellik varsa, hepsine sahipti. Milletinin kültürüne ve kutsal değerlerine sadece saygılı değildi, aynı zamanda gönülden bağlıydı. Hastalığı sırasında bile beş vakit namazını hiç aksatmadan eda etti. Ağır bir beyin kanaması geçirmiş, aylarca yoğun bakımda tedavi görmüş, âdeta ölümün eşiğinden dönmüştü. Konuşma yeteneğini büyük ölçüde kaybetmişti. Bilinci yerindeydi; ama kelimeleri bulmakta zorluk çekiyordu. Bununla beraber, içindeki şiir dolu hazinenin farkındaydı. Hastalığından çok o hazi-neyi dile getiremediğine yanıyordu: Eskisi gibi şiir yazamadığı, şiirden uzak kaldığı için acı çekiyordu. “Şiir yazamadıktan sonra, ha yaşamışsın, ha ölmüşsün, fark etmez” diyordu.
           Onun için şiir, gerçekten de hayat demekti.
          Şiirin rûhu, şâirin gönlündeki duygudur. O rûhtan mahrum olan ölü söz, vezin ve kafiye bakımından çok mükemmel de olsa, yine de şiir değildir. Gerçi şiir, kelimelerin belli bir düzen içinde uygun adımla yürümesidir. Ancak bir sözün şiir olabilmesi, yine de yüklendiği anlam ve duyguya bağlıdır. Şiir sadece yazanın değil, okuyanın da yüreğini hoplatan kudretli ve etkili sözdür. Şiir yanan bir yürekten sıçrayan bir kıvılcım, onu duyanın yüreğine düşen bir yıldırımdır. Şâir, kendisine ait kişisel bir duyguyu dile getirmiş olabilir. Eğer o duyguyu pay-laşanlar varsa, o zaman, şiir, diyen kadar duyanı da etkiler.
           Hayatınız boyunca unutamadığınız, dilinizden düşürmediğiniz mısralar olmuştur. Düşüncelerinizi bazen bu mısralarla anlatırsınız. O zaman insanlar ne dediğinizi hem kulaklarıyla hem de yürekleriyle duyarlar ve anlarlar.
            Bir şiirde rastlarsanız böyle güzel sözlere

           “ Sakın kolay kolay girme elime
            Arayı arayı bulayım seni.”

          Dersiniz ki bunu yazan bir “düşünür” aynı zamanda bir dava adamı.
           Açarsınız kitabın sayfalarını, okursunuz.

          “ O anda tâ sidrede yıldızlar yanıyordu,
            Zühre Hârut’tan emin, Bâbil’e iniyordu. ”
          Bunu yazan kişi nasıl irfan sahibi ki “Sidret-ül-münteha” kavramını böyle kolay anlatabiliyor diye hayranlık duyarsınız. “Zühre kimdir nasıl bir varlıktır, Babil’e niye inmiş, sonra da oradan gökyüzüne sürgüne mi gönderilmiş, Hârut Zühre‘ye niye musallat olmuş, arkadaşı Mârut ile ne sebeple Bâbil’de mahkûm olmuş?” diye düşünürsünüz.
       “Mavi Türkü” kitabında Sûr başlıklı bir yazı görürsünüz. Birkaç cümle okuyup şaşarsınız.

           “Sûr bir ulaktır. Yerin ve göğün öfkesini bildirir. Sûr, üstünüze örtülecek karanlığın ulağıdır.
           Ve sonra, Sûr, bir başka topluluğun gözlerini parlatan muştudur; siz bilemezsiniz.”

           Dersiniz ki “ Olgun bir yazar. Neler duyuyor ki bize bunları söylüyor?”
           Açarsınız yine şiir kitaplarını…

          “ İstediğin o seccadeyi hemen gönderiyorum
            Üstünde kâbe resmi ve anamın duaları var”

diye bir beyit görüp duygulanırsınız. Anlarsınız ki bir mahkûm kardeşe, bir dosta yazılmış.
       Bir başka yerde,

          “ Kolların boynumdaydı, yüzün yüzüme değiyordu
            Bir yasak ağacın gölgesindeydik ikimiz
           Olgun şiirler dalları yere eğiyordu”

diye okuyup dalar gidersiniz hayallere…

          “ En eski gemiler gönlümde pupa yelken,
            Umulmadık bir yönden birgün çıkar gelirim.”

diye şairle beraber coşarsınız.

       Eğer gözlerin ne mana taşıdığını, neler söylediğini anlayabiliyorsanız:

        “ Göz kırpmadan çağlar boyu seyretsem,
           Bir uçsuz bucaksız umman gözlerin.”

diyerek duygulanırsınız.

       Gerçek bir sevginin esiri olup o hicranı yaşamışsanız,

          “ Bir gün bir sokakta sana rastlasam
             Gözlerim üstüne çakılıp kalsa
            …….
            Rûhum rûhun ile kucaklaşırken
            Bedenim orada yıkılıp kalsa”

dersiniz.
       Güzelliklere âşık bir kişiyseniz,

           “ Yanakta gamzesi sevda çukuru
             Görkemi ülkerce hem yüzü güzel”

diyerek neşelenirsiniz.
       Sevdanızın sonu olmadığını gördüğünüzde,

           “ Bu aşk can evimde kaldı da yarım,
             Hâlâ o iklimden sesler duyarım.
             Kim bilir belki de sana doyarım,
             Topraklar yağmura doyduğu zaman.”

diye hüzünlenirsiniz. İşte benim şairim dersiniz.
        O bir “ düşünen adam” idi.
        O bir kültürlü kişi idi.
        İyi bir yazar idi.
        Büyük bir şair idi.

          Değerli Arkadaşımız,
           Dilâver Hoca, böyle, birkaç satıra sığacak biri değil. Biz, bir vefa borcu olarak, bunları yazıyoruz. Türk’ün diline, dinine, tarihine ve millî değerlerine küstahça saldırıların yapıldığı böyle bir dönemde, Dilâver gibi yiğitlerin kaybına üzülmemek mümkün değildir. Temennimiz unutulmaması, eğitim, kültür ve sanat faaliyetlerinde hak ettiği yeri almasıdır.
           Yüce Allah’tan kendisine rahmet, sizlere ve bütün Türk dünyasına baş sağlığı diliyoruz. Makamı cennet olsun, nur içinde yatsın!
           Saygılarımızla.

                                                                                                                               Türk Düşünce Hareketi
                                                                                                                                           Adına 
                                                                                                                                  Hayrettin NUHOĞLU