Mektup 20

TÜRK DÜŞÜNCE HAREKETİ

          Değerli arkadaşımız,
          2008 sonbaharına, içeride ve dışarıda, her biri üzerinde ayrı ayrı durulması gereken çok önemli bazı olaylar ve geleceğe ışık tutacak birtakım gelişmelerle girdik.
          Rus ordusunun Gürcistan’a girmesi, ABD kökenli bir küresel malî krizin ortaya çıkması ve yayılmaya başlaması, Afrika kökenli OBAMA’nın ABD başkanlık seçimlerinde öne çıkması gibi olaylar, üzerinde dikkatle durulması gereken dış gelişmelerdir.
          İçeride ise, iktidarın merkezini kuşatan bir hırsızlık olayının Almanya’da tüm kanıtlarıyla birlikte ortaya çıkarılarak mahkûm edilmesi ve olayın Türkiye’deki uzantıları ile çetenin gerçek liderleri hakkında Alman hâkimin basın önünde yaptığı açıklamalar, ülkemizde hukukun pervasızca siyasallaştırılması ve terör eylemlerinin tırmanması, üzerinde ayrı ayrı durulması gereken olaylardır. 
          Olayların içyüzünü anlamaya doğru attığımız her adımda karşımıza şu gerçekler çıkmaktadır: “Kökü dışarıda” güçlerin, halkımızı yönlendirmek, sindirmek, bezdirmek, yanıltmak, bile bile yanlış bilgilendirmek amacıyla ülkemizde örgütlendiği, uzun yıllardır olağanüstü bir gayretin içinde olduğu zaten biliniyordu. Bugün görüyoruz ki, “dışardan da beslenen cemaatler” aynı mekanizmayı oluşturmuşlar. Hatta yine görmekteyiz ki dış mihrakların geleneksel hedeflerini benimsemişler ve onların yükünü hafifletmeyi kendilerine iş edinmişler. Hedef yine aynı: Türk Milleti’nin geleceği ve Türkiye’mizin savunma mekanizmaları.
Son zamanlarda açıkça görüldüğü gibi, amacı Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yıpratmak olan yazılı basın organları oluşturulmuş, mevcutlar da beslenmiştir. Buralarda, marksist, anarşist, kozmopolitist, enternasyonalist kafa yapısındaki bazı kimseler, “vatansız dindarlık” aşısı yapmaya çalışan “cemaatçi” çevrelerin önünde perde oluşturmaktadırlar. Buralarda yayınlanan sözde haber, yorum ve değerlendirmeler, ertesi gün, gün boyu cemaatçi görsel basında, tarafsız haber maskesi arkasında yayınlanmaktadır. Bu çevrelerin zihnimize yerleştirmeye çalıştığı yalanların başında, bölücü terörün suçunu TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ’ne yüklemek gelmektedir.
          Gazete okumak ve TV seyretmekten başka etkili bir haber alma kaynağı olmayan Türk kamuoyu, bu önemli eksiklik yüzünden büyük tehdit altındadır. Bir şey yapılamadığı takdirde, yalancının mumu, maalesef yatsıdan sonra da yanmaya devam edebilir. Edebilir çünkü eli yüzü düzgün, okumuş kişiler tarafından albenisi olan ortamlarda sunulan yalanlar dindarlıkla ambalajlanmaktadır.
          Söz konusu çevreler, dinimizi özgürce yaşamamızı sağlayacak bir ortam için çalıştıklarını söylemelerine rağmen, dinimizin geleneksel düşmanlarıyla işbirliği içerisinde hareket etmektedirler. Hatta öyle ki düşmanlarımızın sürdürdüğü işlere ortak çıkmışlar, onlarla paralel çabalara girmişlerdir.
Sözde dindar, hırsızlığı vatandaşın zekâtına göz koyma boyutuna vardıran bu çevrelerin düşmanlarımızla ne derece paralelliğe girdiklerine dair örneklerden biri Gürcistan olaylarıdır. Bilindiği gibi, ya da olaylar dolayısıyla anlaşıldığı gibi, Saakashvili iktidarının arkasındaki destekçilerden biri Türkiye’dir. Bir Amerikan gazetesinden öğrendiğimize göre, meğer Sorosçu Saakashvili, Gürcistan’da tamamı çifte pasaportlu kişilerden oluşan bir hükümet kurmuş. Yine bu günlerde sürdürülen tartışmalardan anlaşıldı ki misyoner Saakashvili’nin birinci dereceden görevi bölgeyi Hıristiyanlaştırmak ve bir “Gürcü Ulusu” oluşturmaktır. Ülkedeki Müslüman bir geçmişi olan, fakat komünist dönemde dinsizleştirilmiş, şeklen Müslüman kalmış unsurları Hıristiyanlaştırmak, Gürcistan yönetiminin bu yoldaki en önemli çabalarını teşkil etmektedir. Bu amaçla, bu kaynaktan devşirilenlerin kitle halinde vaftiz edildiği törenler düzenledikleri, bölgeye giden işadamları tarafından bize bildirilmiştir.
          Uzun zamandır biliyoruz ki Gürcistan, Küresel Güçlerin Karadeniz üzerinden doğrudan sarkmaya çalıştığı bir ülkedir. Bu sayede Rusya’yı güneyinden ve Türkiye’yi doğusundan kuşatmaya çalışmaktadırlar. Bu aşamada, sanki Türkiye’yi kuşatma amacı taşımıyorlarmış gibi, Rusya’yı geriletme, Kafkasya’yı özgürleştirme maskesi altında Türkiye’ye taşeron görevi verildiği ve hükümetin de kendine biçilen bu rolü yadırgamadığı anlaşılmaktadır. Oysa bu planın bir sonraki aşamasında, Ermenistan’ı da devreye sokmak istedikleri bilinmektedir. Türkiye’nin bu stratejik planlara uymaya çalışması kabul edilebilir bir şey değildir ve durumun iyi niyetli bir açıklaması mümkün görülmemektedir.
          Türkiye’nin AB müzakereleriyle ilgili olarak hazırlanan “2008 Ulusal Program Taslağı”nın 403. sayfasında yer alan 31. fasılda “Dış Güvenlik ve Savunma Politikaları” başlığı altında şöyle denilmektedir:
“Türkiye, Uluslararası örgütler içindeki tutumunu ve üçüncü ülkelere yönelik siyasetini mümkün olan ölçüde AB’nin tutum ve siyasetiyle uyumlu hale getirmektedir...”
          Eğer aklınızdan bunun siyaseten metne sokulmuş bir cümle olduğu, böyle bir şeyin olamayacağı geçiyorsa, o takdirde ikinci bir örnek üzerinde durmamız gerekiyor.
          Aynı bağlamda ikinci örnek, Türkiye’nin Barzani-Talabani sözde devletine sürdürdüğü destektir. On yedi vatan evladının şehit edildiği Aktütün (2008 Ekim) saldırısından birkaç saat sonra Türkiye televizyonlarında yer alan, güya eşkıya devletten gelen demeçlerde, terörü lanetledikleri, yaramızı paylaştıkları şeklindeki ifadeler herkesin dikkatini çekmiş olmalı. Çünkü malum medya organları bu haberleri her saat başı yayınladı. Talabani olaydan hemen sonra demecini kime verdi? TRT’ye mi? Türk gazetecilerine mi? Yoksa söz konusu demeç, terör olayı gerçekleştirildikten hemen sonra devreye sokulması planlanmış bir paket yanıltma programının parçası mıydı? Böyle operasyonlara Türkiye’de kimler aracılık ediyor? Bizim için önemli olan, bu gibi yanıltma amaçlı yönlendirmelerin Türkiye’de, medya marifetiyle kolayca icra ediliyor olmasıdır. “Haber görünümlü propaganda”, son zamanlarda “tarafsız haber” kavramını kovarak, onun yerine oturdu.
          Söz konusu “cemaatçi” çevrelerin icraatlarından biri de terördeki tırmanışın nedenlerinin başına Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yerleştirme çabalarıdır. Bu yalandır, hatta kuyruklu yalandır. Çünkü terörün yıllar sonra tekrar tırmanış eğilimi yakalaması, AB müzakerelerinin bir siyaset olmaktan çıkarılarak bir ideoloji haline getirilmesinin yol açtığı cesaretlendirici ortam yüzündendir. Terörün ve her çeşit bölücü faaliyetlerin belinin büyük ölçüde kırıldığı bir ortamda, bölücü mihraklara yeniden umut aşılanmıştır. Dolayısıyla, söz konusu tırmanış iktidarın politikalarıyla doğrudan ilgilidir. Mütareke basını bu gerçeğin üzerini örtmeyi kendine birinci dereceden görev bilmektedir.
          Açık bir gerçek olarak şunu iyi anlamalıyız ki Türkiye’de iktidar, iktidarını korumak ve kollamak için hangi dış güçlerden destek umuyorsa, bölücü terör de aynı güçlerden destek ummaktadır. Bu gerçeği dile getirmek yerine üstünü örtmek, evlatlarımızın birbiri ardına şehit düştüğü bu günlerde bir politikacı-aydın-medya utanmazlığıdır.
          Arkadaşlarımız, televizyon haberlerini izlerken, kurulan cümlelerin satır aralarına, öne çıkarılan hususlara ve üzeri örtülen ya da görmezden gelinen konulara karşı özel bir dikkat sarf etmelidir. Çünkü Türk kamuoyunun medya yönlendirmelerinden kurtarılabilmesi için vatansever herkesin çabasına şiddetle ihtiyaç vardır.
          Bir husususun daha altını çizmeden geçemeyeceğiz:
          İki taraflı oynayan birtakım kişiler, doğrudan yana bir görünüm vermek adına, her şeyin devletin denetimi altında olduğunu söylemektedir. Bu çeşit, “önemli adam”, “derinlerden haber getiren adam” pozu takınılarak sarf edilen sözler, kendi ikiyüzlü tavırlarını aklamaktan başka bir işe yaramadığı gibi, muhalefeti güçsüz düşürmektedir. Kendi çıkarı gereği, gerektiğinde iki taraftan birine sıvışabilecek kavşak noktasında duran bu gibi kişiliksizlerin dalaverelerini teşhir etmeliyiz. Bu tiplere dikkat edelim. Bunları teşhir etmekten çekinmeyelim.
          Ülkemiz, bilhassa dış politikada, olağanüstü zorluklarla dolu bir dönemden geçmektedir. Bu dönemde “acı ama gerçek”lerden biri, ülkemizde sesi duyulan bir muhalefetin olmamasıdır. Türk Milleti’ni kucaklayacak ve ayağa kaldıracak politikalar ya üretilememekte ya da kamuoyuna duyurulamamaktadır.
          Son olarak, küresel mali krize değinmek istiyoruz.
          Henüz boyutları tam kestirilemeyen ABD kökenli bir malî kriz “Yeni Dünya Düzeni”nin ağır derecede hastalıklı olduğunu açıkça gösterdi. Türkiye, 1929 Buhranı’ndan sonra ortaya çıkan bu büyük küresel krize, muazzam dış borç yükü ve rekor düzeyde cari açıkla yuvarlanıyor. Açıkça gördük ki Türkiye’ye kredibilite notu veren derecelendirme kuruluşlarının arkasındaki güçlerin meğerse kendisi bataktaymış. Oysa ülkemizin bu çevrelerden yüksek not alabilmek için neler yaptığı herkesin malumudur. “Uyum sağlamak” için sayısız yasal düzenleme yaparak hazırlandığımız “Yeni Dünya Düzeni”nin zemini meğerse ne kadar da kayganmış? Oysa “Yeni Dünya Düzeni”ne ayak uydurmamız için her gün akıl veren sözde uzmanlarımız bizi bu konuda hiç uyandırmamıştı.
          Kanaatimizce bu krizin etkileri önümüzdeki süreçte Ülkemizde daha çok hissedilecektir. İşyerleri kapanacak, işsizlik artacak, borçlar ödenemeyecek, geçim sıkıntısı dayanılmaz boyutlara gelecek ve sosyal denge daha da bozulacaktır. Herkes geleneksel aile yapımıza bağlı kalarak mütevazî hayat sürdürmeye çalışmalı ve borçlu yaşama alışkanlığını terk etmelidir.
          Saygılarımızla.
 

                                                                                                                              Türk Düşünce Hareketi
                                                                                                                                            Adına
                                                                                                                                  Hayrettin NUHOĞLU