Mektup 23

TÜRK DÜŞÜNCE HAREKETİ
(GERİLİM EKONOMİSİ)

             Değerli arkadaşımız,
           Türk insanı, geçim sıkıntısı ve gelecek endişesi taşımadan hür ve mutlu olarak yaşayabileceği bir Türkiye özlemi içindedir. Her seçim döneminde, ekonomik refah, sosyal adalet ve siyasî istikrar sağlayacağına inandığı siyasî partilere yönetim yetkisi vermesine rağmen, bu özlem bir türlü gerçekleşmedi. Siyasî iktidarlar vaadlerinin gerçekleşmemesini kendi dışındaki sebeplere bağlarlar. Türk seçmeni ve halkı bu durumdan bıkmış ve usanmıştır. Demokrasi ve çok partili sisteme olan saygısı ve sadakati gün geçtikçe azalmaktadır.
            Milletimizin büyük çoğunluğu, iktidar mensuplarının kamunun kaynaklarını kendi aile ve partili yandaşlara tahsis eden adaletsiz tasarrufundan rahatsız olmaktadır. Niteliksiz memur atamaları, siyasî kadrolaşma devlet bürokrasisini işlemez duruma getirmiştir. İktidar, borçla döndürülen Kamu Gider Bütçeleri oluşturmaktadır. Yeni doğan bebekler bile borçlandırılmakta, örtülü vergiler icat edilmektedir. Halk gittikçe fakirleştirilmekte, sosyal katmanlar arasındaki ekonomik uçurum gittikçe büyümektedir. Bu durum ülkede sosyal barışı tehdit etmektedir.
           1983’ten bu yana uygulanmaya çalışılan “Serbest Piyasa Ekonomisi” döneminde ekonomik krizler yaşandı. 2002’den sonra Ulusal Malî ve Ekonomik İstikrar Programı ile Türk ekonomisi Uluslar arası mali denetim altına sokuldu. Ülke adeta İMF ve Dünya Bankası uzmanlarınca idare edilir oldu.
           Türk Milleti’nin refah ve mutluluğunun dış bağlantılarla ve özel ilişkilerle sağlanabileceğini zanneden siyasal iktidar uluslar arası kuruluşların ve küresel finans kurumlarının raporlarına ve borsa endekslerindeki yutturmacalara inanmaktadır. Bu yüzden de kâğıt üstündeki ekonomik kaynakların oluşturduğu küresel malî sistemin çökme tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu ve dünya ekonomik krizinin de bu sebeple ortaya çıktığını görememektedir. Yeniden İMF ile anlaşabilmek için çaba sarf etmektedir.
            Küresel sermayeye ve politikaya entegre olmakla övünen iktidar, 2008’de başlayan küresel krizle ihracatta ve bütçe gelirlerinde beklenmeyen bir azalışla karşılaştı. Ekonomideki bu ani küçülme ile birlikte reel ekonomi yatırımlarını yeterince yapamayan ve ticaretle işlerini düzeltemeyen hükûmet; denk bütçe yerine açık bütçelerle yola devam etmektedir. Ocak 2010 itibariyle Türkiye ekonomisi acilen tedavi görmesi gereken bir hasta durumundadır. İktidarın ve onun sözcülerinin pembe tablolarına rağmen, iç ve dış borçların toplamı 500 milyar dolara yaklaştı. Özelleştirmeden sağlanan 42 milyar doların nerelerde kullanıldığı da belirsizdir.
           Tüm bu politikalarla ülkemiz bir “millî beka” sorunu ile karşı karşıya getirilmiştir. Türkiye çeşitli devletlerin çıkar çatışmalarının olduğu bir alan haline gelmiştir. İktidar bulunduğu coğrafyanın jeo-politik önemini kavramaktan uzak görüntüsü ile ufkumuzu ve istikbalimizi karartmaktadır. Bütçe kaynaklarının %15’i ile sabit yatırımlar yapılması durumunda en az 4 milyona yakın insanımız iş sahibi olabilirdi. Bu durumda krize rağmen işsizlik %14’lerden tek hanelere çekilebilirdi. Sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarının belirlediği muhtaç aile sayısı 2 milyonu, yoksul insan sayısı da 12 milyonu aşmıştır. Bu insanlar seçimlerde “oy deposu” olarak görülmekte ve büyük bir saygısızlık yapılmaktadır. Türkiye giderek yoksul ve açlar ülkesi olmaya itiliyor.

           Değerli arkadaşımız,
           Türkiye, tarımda ve gıdada kendine yeten bir ülke iken, bugün market raflarında pek çok yabancı ürün satılmaktadır. Bu asla kabul edilemez bir durumdur. Türkiye’ de hangi akıl ve politika bu kadar önemli bir konuda bu yolu tercih etmiştir? Anadolu yaylaları ve meraları bomboş kaldı. Dışarıdan kaçak yollarla et ihtiyacımız karşılanıyor. Ciddî denetimler yoktur. Maddî açıdan devletin büyük kayıpları söz konusudur. Temel ihtiyaçlardan süt, gün geçtikçe azalan bir seyir içindedir. Yarının nesillerini etsiz, sütsüz kaliteli gıdalar olmadan nasıl yetiştirebiliriz? Yabancıların bize sunduğu gıdaların sağlıklı ve hastalıksız olduğunun garantisi yoktur. Kendi ülkelerinde yasaklanan GDO’lu gıdalar, bizim ülkemizde yasalarla güvence altına alınıyor. Ne yediğimizi bilme imkânımız yok. Ne uğruna, kime hizmet adına?
           Sorunlara çözüm üretmekte aciz kalındıkça geçmişi suçlayarak başarısızlıklar örtülmek istenmekte, bunun için de takip edilen yol istismar ve gerilim yönünde olmaktadır.
           Yatırım ve üretim yerine mevcut tesisleri yabancılara satarak ya da kapanmalarına göz yumarak işsizlik çığ gibi büyütülmüştür. Yoksulluk derinleşmiş, borçlu yaşamak hayat tarzı haline gelmiştir. Millî ve manevî değerler istismar edilerek birlik ve dirliğimiz bozulmuştur.  Toplumsal ahlâk değerlerimiz ve aile bağlarımız da zayıflamış, kardeşlik duyguları azalmış ve sonuç olarak huzur bozulmuştur. Türk Milleti yorgun ve zayıf düşürülmüştür.
           2002’de sıfır terörle ülke yönetimini üstlenen mevcut iktidar, şimdi ülkenin bölünmez bütünlüğünü, milletimizin millî birliğini tartışılır hale getirmiştir. Devletin tüm sırları ve mahremiyeti delik deşik edilmiştir. Kurumlar arası ahenk kalkmış, bunun yerini kavga almıştır. Yasama, yürütme ve yargı kavga halindedir.  Yürütme kendi emrindeki kurumlarla kamuoyu önünde egemenlik savaşı yapmaktadır. Üstüne vazife olmadığı halde bazı kurumlar “durumdan vazife çıkarmak” gibi bir davranış içindedir. TRT tarafsızlığını bırakmış, parti borazanlığı yapıyor. Terör olaylarında sanki istihbarat kurumu imiş gibi “Komplo Teorileri” üretmekte, doğru ve gerçek haberlerden kaçınmaktadır.
           Dış politikada AB ve ABD ilişkilerinin saklanan içerikleri her vatanseveri derin derin düşünmeye mecbur etmiştir. Ülkenin aydınları ve uzmanları geleceğe umutsuz bakar oldu. Ulusal basın ve medya kuruluşları, hükümete biat eden ve etmeyenler şeklinde bir ayrışma ve tarafgir tutum içine girdiler. Yandaş basın korunurken, diğerleri sanki “düşman” muamelesi görüyorlar.
           Devletin ve Milletin varlık güvencesi olan TSK üzerinde, gizli açık küresel kirli operasyonlar yürütülmekte iken, hükûmet buna tuz biber ekmektedir. Asırlardır devam eden ordu-millet anlayışının timsâli TSK’nin bu yapısını ve işleyen çarkını bozmak ve alternatif silahlı güç oluşturma gayretleri endişeyle izlenmektedir.
            Unutmayalım ki bu coğrafyada varlığımızın devamı, güçlü bir ordu ile mümkündür. Anadolu üzerinde nice milletler yok olmuş tarihin derinliklerinde kaybolmuşlardır. Çok büyük bir mirasın ve çeşitli medeniyetlerin beşiği olan bu topraklar üzerinde, yeni bedeller istenmektedir. Birileri istiyor diye, Ortadoğu, Kafkasya ve Balkanların merkezinde duran Türkiye’nin haritası değişmeyecektir.
           Stratejik ortak ve NATO müttefikimiz ABD, Türkiye’ye karşı “dost ve ortak” davranışı içinde değildir. Ekonomik krizi ve siyasî kaos şartlarını bir araya getirip, Türkiye’yi “sistem dışı” ülke durumuna sokup, bilhassa denizlerimizde yeni üsler elde etme çabaları içindedir. Thomas Barnett adlı ABD’li yazar “Amerika’nın ulusal çıkarları sınırsızdır. Hiçbir hukuka ve meşru sebeplere dayanmaz.” diyebilmektedir. Elinde çekiç, her şeyi çakılabilecek çivi gibi görmeye alışan ABD, önüne gelenin kafasına çekici indirebileceğini sanmaktadır.
           Herkes iyi bilmeli ve anlamalıdır ki Türk Milleti her şeyden çok vatanını, milletini ve istiklâlini sevmektedir. Yaşadığı coğrafyayı ve çağın şartlarını bilerek birlik ve beraberlik içinde olacaktır. Bütün unsurlarıyla ayakta kalmaya azimli olan milletimiz hakkı olan hür yaşamayı ilelebet sürdürecektir. Ancak bunu sağlamak için Türk Milleti’nin millî kaynakları millî çıkarlarımız doğrultusunda kullanılarak ekonomik kalkınma sağlanmalı ve gelecek endişesi sona erdirilmelidir. Ülkemizi yönetenler bunu görev olarak bilmelidir.
          Saygılarımızla,
    
 
                                                                                                                 Türk Düşünce Hareketi
                                                                                                                              Adına
                                                                                                                   Hayrettin NUHOĞLU