Mektup 24

TÜRK DÜŞÜNCE HAREKETİ
(TÜRKİYE’NİN YERALTI ZENGİNLİKLERİ)

             Değerli Arkadaşımız,          

         Ülkemiz ve Milletimiz artan bir hızla ayrışmaya, bölünmeye ve çökertilmeye doğru götürülmektedir. Ekonomik sıkıntılar, kültürel yozlaşma ve ahlâki çöküş engellenemez bir hâl almıştır. Hâl böyle iken vatanseverler, Türk milliyetçileri mücadele gücünü nereden almaktadır? Ümit kaynakları nelerdir? Muhtaç olunan kudret var mıdır? Bunlar herkesin aklına gelebilir.           
          Hiç şüphe yok ki muhtaç olunan kudret vardır. Ümit kaynaklarından birisi yüce Türk Milletinin azmi ve iradesi, diğeri de hâlâ var olan yeraltı ve yerüstü kaynaklarıdır. Mücadele gücü de tarihin derinliklerinden günümüze ulaşan hür ve mutlu yaşama arzusu ve tecrübesidir. 
         Sizlerle bu yazımızda yeraltı zenginliklerimizin akıbetini incelemeye çalışıp, sonuçlar elde etmeye gayret göstereceğiz. Yeraltı kaynakları bir ülkenin jeopolitik ve stratejik konumunu belirleyen en önde gelen unsurlardandır. Bu yüzden ülkemizin maden varlıkları, millî namusumuz gibi korunup kollanmalıdır. Bir devletin egemenlik ve hükümranlık hakları bağımsız maden ve enerji politikalarıyla doğrudan alâkalıdır. Bilindiği gibi petrol dünya sanayi ve teknolojik gelişmesinin baş aktörü olmuştur. Bu kara, gizemli sıvı yüzyılımızda yine fosil enerji alanında önemini devam ettirecektir; ancak ne var ki NATO’ya girişimizle ve “soğuk savaş” yüzünden olsa gerek Türkiye bu alanda sürekli olarak bir ‘korku çemberi’ içinde pek faaliyet gösteremedi. Petrol varlıklarımız bilinmeyen bir nedenle yer üstüne çıkarılamadı. Şimdi basit bir mantık yürütmesi yapalım. Yeni Türk Petrol Yasası neden çıkarıldı dersiniz? Eğer Türkiye petrol fakiri bir ülke olsa idi, bu kanuna ne gerek vardı? Devletin rolü ve payının çok azaltılmış olduğu böyle bir kanun, kimin ve hangi dev petrol şirketlerinin çıkarlarını teminat altına almıştır?
         Madenler sanayileşmenin ana girdileridir. Buna bağlı olarak endüstriyel ham madde kaynakları olmadan sanayileşmek pek mümkün değildir. Çok önemli maden varlıklarımızın başında “bor” gelmektedir. Ne var ki “bor gerçeği” Türk kamuoyunda yeterince anlatılamıyor ve apaçık ortaya konmuyor. Uzay teknolojisinden, savaş sanayine, nükleer teknolojiye, deterjan sektörüne kadar yüzlerce yan sektörde de kullanılan bor, Türkiye’nin en önemli kaynaklarındandır. Bor madenlerine sahip çıkarsak ülkemizin geleceğine sahip çıkmış oluruz. Ham haldeki millî bor varlığımız 1 trilyon dolar iken, işlendiği zaman 7 trilyon dolar değerinde dev bir servettir. Dünyada bilinen rezervlerin yüzde 73’ü Türkiye’de olan bor madeni ve mineralleri, stratejik bir öneme sahiptir. ABD bile yüzde 13 ile bor madeni açısından zengin görünürken, bizim bor servetimiz gerçekten baş döndürücü seviyelerdedir. 1850‘ler den beri Türk madenciliğinde çok önemli sıçramalar olmamıştır. Büyük sanayi devrimlerini bir şekilde ıskalayan Osmanlı, sahip bulunduğu yeraltı kaynaklarını yabancıların çıkarına ve insafına terk etmiştir. Tanzimat Fermanı Anadolu’nun zengin hammadde kaynaklarının dış ülkelere çıkışı açısından Türk madenciliğinde adeta bir milattır. Islahat Fermanı ise bunu hızlandırmış ve derinleştirmiştir. Osmanlının toprakları hammadde kaynağı olarak görülmüştür. İstanbul ve ülkemiz işgal edildiği zaman, İtilaf Devletleri adına işgal kuvvetleri komutanı Osmanlının tüm madenlerine el koyduğunu dünyaya açıklamıştı.  Ne acıdır ki bu politikalar Cumhuriyet döneminde de pek değişmemiştir. Yalnız 1979 yılında devrin hükümeti, bor madenlerini devletleştirerek, daha önce 1-20 dolar arasında değişen ihracat fiyatını 400 dolara çıkarmıştır. Ülke kalkınmasına büyük katkı sağlayabilecek böyle bir kararı alan hükümet, 12 Eylül darbesi ile yönetimden el çektirilmiştir. Bu gerçek, diğer darbeler için de aynen geçerlidir. Şöyle ki: Türkiye ne zaman kalkınma hızını ve millî gelirini arttırdıysa hemen arkasından bir askerî darbe gelmiştir. Bu yetkiler ne adına ve kim için kullanıldı? Elbette tarih bunları da sorgulayacaktır. “28 Şubat süreci” Türkiye’nin Batı ve bilhassa ABD karşısında en ciddi kırılma ve teslimiyetçi politikaların başlangıç noktası olmuştur.
         Yürürlükteki petrol ve doğalgaz yasası, maden yasası ve çıkarılan kararnameler tamamen küresel güç odaklarının çıkarlarını gözeten, devletin ve kamunun çıkarlarını göz ardı eden maddelerle doludur. Endişemiz odur ki bu yasalar ve yönetmelikler sanki Türk hukukçuları ve uzmanları tarafından hazırlanmayıp, birileri tarafından adeta dikte ettirilmiştir. Hâl böyle olunca diğer yeraltı servetlerimizden altın, toryum, kurşun, radyum, nikel, volfram, bakır, çinko ve daha diğerlerinin akıbeti de pek parlak değildir. Ülkemiz, nükleer enerji kaynağı olan toryum madeni potansiyeli açısından dünyanın en büyük doğal kaynaklarına sahiptir. Bu kaynaklar ekonomik ve millî çıkarlarımıza uygun politika ile değerlendirildiği zaman, bugün var olan toplam iç ve dış borçlarımızı defalarca ödeyebiliriz. Enerji üretiminde kullanıldığı zaman bir ton toryum, bir milyon ton petrole eşdeğerdir. Yakın bir gelecekte toryum, dünyanın en değerli stratejik hammadde kaynağı olacaktır. Ülkemiz uranyum açısından zengin yataklara sahip değildir. O nedenle Türkiye nükleer enerji elde etmeyi toryumla yapmalıdır. Hindistan 2000 yılından bu yana nükleer enerji üretimini toryumla sağlamaktadır. Kanada, Fransa, ABD, Çin, Japonya ve diğer devletler projeler geliştirirken, Türkiye bu alanda hak ettiği yerde değildir. Bildiğimiz bir gerçek var ki o da; değeri 120 trilyon dolar toryum üstünde uyuduğumuzdur. Dünya toplam rezervi 1.280 bin ton iken, Türkiye’nin bilinen potansiyel toryum varlığı 789 bin tondur.
          Değerli arkadaşımız,
         Tüm bu büyük zenginlikler üstünde Türkiye’de hâlâ fert başına millî gelirin çift haneli rakamlara ulaşamaması, yöneticilerin beceriksizliği ve basiretsizliğindendir. Türk milleti geçmişte, “tarih yapan milletti” ; oysa bugün emperyalistlerin kapı eşiklerinde yalakalık yapar duruma düşürülmüştür. Türk milleti böyle bir muameleyi asla hak etmiyor. Geçmişte olduğu gibi yeniden Türk milletini tarihin zirvesine çıkarmak Türk milliyetçilerinin en kutsal ve en büyük görevi olacaktır. Bize umutsuzluk yakışmaz. Eğer biz koca bir Türk dünyasının ve İslam coğrafyasının yükünü omuzlarımızda taşıyacaksak, bizim yılgınlık ve bitkinlik göstermek gibi bir mazeretimiz olamaz. Üzerinde yaşadığımız vatan toprakları ve ilgi alanımızdaki coğrafya, aslında bize karşı merhametlidir; fakat bizler bunu değerlendiremiyorsak suçu birilerinde aramak boşuna bir çabadır. Türkiye önümüzdeki yıllarda su kaynaklarını ve havzalarını ciddi koruma ve tüketim programları ile desteklemezse büyük sorunlarla karşılaşacaktır. Su havzaları millî varlıklardır. Bunların üzerinde başka uluslara imtiyaz ve işletme hakkı verilemez. Yakın bir gelecekte ”sudan sebeplerle” kavgaların olacağını göz ardı etmemek gerekir.
         Üzerinde hassasiyetle durulması gereken konulardan bir diğeri hiç şüphesiz altın meselesidir. Ortalama olarak her yıl altın için 7,5 milyar dolar dışarıya ödeme yapıyoruz. Oysa Türkiye kendine yetecek altın rezervlerine sahiptir. MTA ve DPT tarafından 2001 yılında Başbakanlığa sunulan bir rapora göre  6 bin 500 ton altın yer altında çıkarılmayı beklemektedir. Bu kaynağın ekonomik değeri 400 milyar dolara yakındır. Bu alandaki çalışmalarımız her nedense Alman Vakıfları tarafından sonuçsuz bırakılmaktadır. Kimi çevreci ve yeşil dernekler kimlerin ekmeğine yağ sürüyorlar? Türkiye bir an önce “Altın Arama ve İşletme Kurumu ya da Enstitüsünü” hayata geçirmelidir. Ülkemizdeki altın kaynakları çok derinde olmadığı için (180-200 m) maliyet düşüktür. Bazı ülkelerde 3-4 bin metrelere inildiği biliniyor. Güney Afrika Cumhuriyeti’nden sonra dünyanın ikinci büyük altın kaynaklarına sahip bu ülkenin, millî gelir açısından 55. sırada kalması bir utanç manzarasıdır. Türkiye ekonomisi dünyanın 17. büyük ekonomisi olarak gösterilmekte iken, millî gelir açısından bu kadar geri olmamız, potansiyel zenginliklerimizin mal ve hizmet üretmede çok gerilerde olduğumuz gerçeğini ortaya koymaktadır.  
          Değerli arkadaşımız,
         Madenlerimizle ilgili sorunlar bu şekilde uzayıp gider. Son olarak bakırla ilgili bazı çarpıcı bilgiler verip yazımıza son vereceğiz. Türkiye yıllarca bakır ihraç eden ülke iken, son yıllarda daha çok küresel politikalar yüzünden kendi kaynaklarını atıl halde tutuyor. Yerli üretim toplam tüketimin ancak yüzde 11’ini karşılar oldu. Oysa sadece Çayeli-Murgul bakır hattında, Türkiye’nin 300 yıllık ihtiyacını karşılayacak cevhere sahip bulunmaktayız. Tarihten bildiğimiz Etiler bile, pek çok maden ihtiyacını Trabzon ve Rize çevresinden elde etmiştir. Yine kuzey komşumuz Rusya’nın gözü hep Karadeniz bölgesindeki madenler üzerinde olmuştur.
“Büyük Ortadoğu Projesi” zengin madenlerin ve petrolün coğrafyasını kapsıyor. Küresel güçlerin amacı bu ülkeleri zengin etmek değil, sömürmektir. Bugün ülkemizin içinde bulunduğu siyasî ve ekonomik krizler, Türkiye’nin bu dev zenginliklerini elinden almak için hazırlanan senaryolar ve projelerin birer parçalarıdır.       
         Bu coğrafyada millî birlik ve bütünlük içinde yaşamak ve istiklali korumak elbette kolay değildir. Millî güvenlik ve egemenlik güçlü olmakla sağlanır. Güçlü olmak için de ekonomik gelişmeyi sağlamak gerekir. Üretme olmadan kalkınma ve gelişme olamaz. Üretim için de yeraltı ve yerüstü bütün millî kaynaklarımız Türk Milleti için kullanılmalıdır. Bu kapsamda madenlerimiz stratejik öneme sahiptir. Özelleştirme adı altında asla yabancıların denetimine verilemez.
         Saygılarımızla,    
 
                                                                                                                 Türk Düşünce Hareketi
                                                                                                                              Adına
                                                                                                                   Hayrettin NUHOĞLU