Mektup 26

TÜRK DÜŞÜNCE HAREKETİ

         Değerli Arkadaşımız,
         Ülkemiz iyi yönetilemiyor. Bunu ifade edince bazı kişiler “ siz zaten hep eleştiriyorsunuz, iyi işleri hiç görmüyorsunuz.” demektedirler.  Yönetenlerin görevi her zaman her şeyin en iyisini yapmaktır. Yönetmeye talip olanların yanlış, hatalı, plansız hiç bir iş daha da önemlisi siyasî veya şahsî çıkar uğruna hiç bir şey yapmaya hakları olamaz. Bilerek veya bilmeyerek yapılan yanlışlıkları ortaya koymak milletimizle paylaşmak her vatanseverin görevi olmalıdır. Bizler bu görevi yapmaya çalışıyoruz. 
     Değerli Arkadaşımız,
     Yeni yılın bu ilk mektubunda 2010 yılının kısa bir değerlendirmesini yapmak ve 2011 yılıyla ilgili bazı öngörülerde bulunmak istiyoruz. 
      Bu vesileyle 2011 yılının daha başarılı ve huzurlu geçmesi temennisiyle esenlikler dileriz. 
      Saygılarımızla.

                                                                                                      TÜRK DÜŞÜCE HAREKETİ
                                                                                                                        Adına
                                                                                                             Hayrettin NUHOĞLU

 

         2010 ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

          Değerli arkadaşımız,
          2010 yılı, siyasi tarihimizde daima hatırlanacak olumsuzluklarla geçen bir yıl oldu. Üniter yapımıza en fazla bu yıl saldırı yapıldı. İktidarın, cumhuriyet döneminin bütün kazanımlarını hedef aldığı bu yıl açıkça görüldü. Cari açık tırmandı. Silahlı kuvvetleri zayıf düşürme gayretleri ivme kazandı. Terörü sonlandıracağı öne sürülen çift dilli ülke propagandaları yapılıyor. Önce anayasada sonra diğer yasalarda geçen Türk kelimesinin görüldüğü her yerden çıkarılmasına başlandı.  Bütün bu gerçeklere rağmen, iyi bir yıl geçirdiğimizi söyleyen ve hükümete her fırsatta övgüler yağdıran bir medyamız var. Yandaş medyanın yanında, “muhalif görünümlü yandaş medya” gerçeğini de açıkça görmekteyiz. Yine bu yıl, mahiyeti belirlenememiş tuhaf bir ana muhalefetin olduğunu da gördük. 
      Türkiye’nin dış politikası iç politikaya giderek daha fazla malzeme oluyor. İsrail’le yaşadığımız ve kandırılarak götürülmüş evlatlarımızdan 9’unun şehit düştüğü Mavi Marmara Olayı, amacı iç politika olan dış politikanın malzemesi oldu. Batılı mahfillerde (CFR, Chatham House, Bilderberg gibi ) egemen Yahudi unsurlarla içli dışlı olan iktidar, her nedense Orta Doğu’da İsrail karşıtı bir yalancı izlenim vermeye çalışıyor. Oysa Tel Aviv’den sızan Wikileaks belgelerinden öğreniyoruz ki, meğerse Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Filistinlilere insanca yaşama hakkı tanımayan İsrail yönetiminin insanlık dışı tutumunu anlayışla karşıladığını kulaklarına fısıldamış. Bu Wikileaks belgeleri bizde de yoğun bir işbirlikçi trafiğinin olduğunu, bazı devlet adamlarımızın, politikacılarımızın, gazetecilerimizin Amerikan Elçiliğinin kapısından ayrılmadıklarını ve hatta elçi tarafından haber getir götür işlerinde kullanıldıklarını göstermektedir. 
      Orta Doğu’nun hâmisi pozlarındaki söz konusu göstermelik politikanın, Orta Doğu’da İran’ın yerini Türkiye’nin doldurmasını, kendi çıkarları açısından uygun gören ABD tarafından “planlandığı” ortaya çıktı. Amerikan medyası işin farkında ve Tayyip Erdoğan’a “rock yıldızı” diyor. Bu tutumun, 2011 seçim ortamında aktif olarak sürdürülmesi halinde,  ülkemizin Orta Doğu’nun cadı kazanında içine düşeceği durumu bir düşünün! Nitekim füze kalkanı konusunda verilen demeçler ve buna rağmen dayatmaları kabul eden kararlar dünya kamuoyunun gözü önünde gerçekleşti. Füze kalkanı İran’a saldırması için İsrail’i yüreklendiren, buna karşılık İran’ın karşılık vermesini önleyen bir projedir. Barış projesi olduğu söylenir ama İran’ın elini ayağını bağlamayı amaçladığı apaçıktır. Ayrıca Türkiye’yi Orta Doğu’nun mazlum milletleri karşısında ABD’nin marabası olarak gösterme amacı taşıyan bir projedir. Söyleme göre, iktidarın politikası Osmanlı Milletler Topluluğu kurmak ve bu çerçevede bölgede belirleyici olmak, liderlik etmekmiş. Bu sözlerle ülkemiz topraklarına füze kalkanı yerleştirme kararının ne kadar çelişik olduğunu sizlerin takdirlerine sunarız.
      Türkiye’de iktidarın temel politikası, dış güçlere, Türkiye’yi dağıtmak konusunda ümit veren bir tutum izleyerek alabildiği kadar borç almak ve bunları tüketim ekonomisinde kullandırarak iktidarının dal budak salması ve derinlere nüfuz etmesi için zaman kazanmaktır. Nitekim Ankara Ticaret Odası’nın araştırmalarından öğrendiğimize göre, Türkiye’de tamı tamına 41 milyon kişi borçluymuş. Üstelik borcun tutarı 475 milyar liraymış ve bunun yüzde 48’i tüketici kredisiymiş. Demek ki, borçla yatırımlar değil, tüketim finanse ediliyormuş. Bu tutar, Türkiye’nin 2011 bütçe giderlerinin iki katına yakın bir değeri ifade etmektedir. İktidarın sürdürdüğü reklamlarla, borçla yaşamak iyiden iyiye hayat tarzı oldu. İktidarın önümüzdeki seçimlerde bu kartı oynayacağından emin olabilirsiniz. Halka gizliden gizliye,  eğer iktidarı zayıflatacak olursanız, krizler kapınıza dayanır, borcunuz temerrüde düşebilir, faizler tırmanır, döviz fiyatları artar, 2001 Krizi’nden beter duruma gelirsiniz, diyeceklerdir. Bütün bunları kamuoyuna duyurma görevi üslenmiş Ana Muhalefet Partisi’nin geçmişe takılıp kaldığını, kendi ifadeleriyle “68 Ruhu” ile donatıldığını, kongre salonuna astıkları 12 Eylül öncesine benzer pankartlarında hep birlikte gördük.
       2010 yılı, demokrasi ve özgürlük edebiyatının tavan yaptığı bir yıl oldu. Diğer taraftan kuvvetler ayrılığı ilkesini rafa kaldırdık. Meclisi de, hükümeti de yargıyı da tek bir kişinin belirleyebilmesine imkân veren bir anayasayla yönetiliyoruz artık. Onlarca yandaş medya türetilmiş durumda. Bunlar hep bir ağızdan her durumda ve her akşam hükümete methiyeler düzüyor. Toplumsal yapımız, halkı doğru bilgilendirecek mekanizmalardan ve demokrasiye sigorta olacak unsurlardan bilinçli olarak tamamen yoksun bırakılmış durumda. Nelerin öne çıkarılması gerektiği, nelerin gözden uzak tutulmasının uygun olduğu yandaş medyanın mutfağında kararlaştırılıyor. Hükümet iktidar süresince, 17 kez Kamu İhale Kanunu’nu, 18 kez Sayıştay Kanunu’nu değiştirdi. İktidarın suçu kanıtlanmış rüşvetçi memurlarının suçlarının af edilmesine bile şahit olduk. İşin kötüsü, bütün bu arsızca ve utanmazca yasa yapma anlayışına karşı koyması beklenen muhalefetin iktidarın cesaretini kıracak bir gücü yoktur.
       Değerli arkadaşımız,
       2011 yılında Türk düşmanları yeni ve çok daha pervasız bir atılıma hazırlanıyor. Buna karşılık, uyandırma görevini yapabiliyor muyuz? Aslında şöyle sorsak da olurdu: Bizler uyanık mıyız? Teyakkuzda mıyız? Gelin bunu çevremizdeki dostlarımızla sorgulayalım. Mesela üniversite kadrolarını mercek altına alalım. Üniversiteler uyuyor mu, uyanık mı, uyuyormuş gibi mi yapıyor, yoksa durumdan kişisel olarak yararlanmanın yollarını mı arıyor? Hükümetin sığır etinin fiyat artışlarıyla değil, bizde müşterisi olmayan deve eti fiyatıyla enflasyon hesabı yaptığı, pinpon topu, çalı süpürgesi gibi ürünleri dikkate aldığı ortaya çıktığı halde kimse sesini çıkarmıyor. En büyük bankamızın genel müdürü, ekonomik büyüme dediğimiz şeyin bir ur büyümesi olduğunu ilan ettiği halde üniversitelerimizden kimse tartışmaya katılmıyor. Demokrasinin teorisi tartışılıyor ama demokrasi Türk Milleti lehine ürün vermiyor. İşin ilginci demokrasi üzerine en fazla nutuk çeken iktidar çevreleri ama demokrasiyi medya ortamında herkesin gözü önünde iğfal eden de aynı çevrelerdir. 
      İktidarın seçim propagandalarının muhtemel bazı unsurlarını şöyle özetleyebiliriz:
      Seçim yaklaştıkça Ergenekon-Balyoz Davası üzerinde vaveyla koparmak, her gün yeni bir iddiaya ortaya atarak bunları mahkemeden önce medya ortamında duyurmak.
      Düzmece ekonomik göstergeler yayınlamak. İşsizliğin azaldığını, büyüme hızının yükseldiğini, kişi başına gelirin katlandığını, ihracatın arttığını öne sürerek pembe tablolar çizmek. 
      CİA güdümlü olduğu bilinen Amerikan medyasında Türkiye’yi öven sipariş yazılar yazdırarak ertesi gün bunları Türkiye gündemine taşımak.
      Ekonomik büyümenin gereksiz aşırı borçlanma yoluyla ortaya çıktığı gerçeğini gündem dışında tutmak ve olabildiğince gözden kaçırmak.             
       Danıştay ve Yargıtay üzerinden dinî konularda istismara devam etmek.
      Ülkemizi istikrara kavuşturacağını öne sürdükleri yeni bir anayasa yapma vaadinde bulunmak. Fakat sözünü ettikleri anayasanın mahiyetini bilinçli ve hesaplı bir şekilde gizli tutmak.
      Bütün bunlara karşılık, muhalefetin programını halka ulaştıracak imkânları çok sınırlıdır. Muhalefetin medyaya yansıyan etkinliklerinden biri, milletvekili olabilmek için birbirinin omzuna basanların sergilediği insan manzaraları olmamalıdır. Israrla gerçek gündem üzerinde durulmalı ve tehlikeler milletimize anlatılmalıdır. 
     Bu acı gerçeklere karşılık bizlerin yapabileceği bir şeyler daima vardır. Hazreti İbrahim’i ateşe attıklarında gagasıyla su taşıyarak ateşi söndürmeye çalışan serçeye, yaptığı işin bir yararı olmadığını söylemişler. O da cevap vermiş: Hiç değilse hangi tarafta olduğum belli oluyor ya!
     Yazıklar olsun hangi tarafta olduğunu belli edemeyenlere!
     Yazıklar olsun, sözünü çıkarına ve kendi kişisel hesabına göre ayarlayanlara!
     Yazıklar olsun gerçekleri bildiği halde sırtını dönerek susanlara!