Mektup 30


TÜRK DÜŞÜNCE HAREKETİ  
     Değerli arkadaşımız,
     2013 yılı boyunca, birbiri ardına gelen ibretlik olaylara beraberce şahit olduk. Çözüm Süreci adı altında yürütülen faaliyetlerde karşılaştığımız manzaralar, iktidar ve yandaşı çevrelerde Türklüğe karşı ortaya çıkan saldırgan tavırlar, üzerinde hassasiyetle durulması gereken konulardır. Ancak bu konular, çeşitli şekillerde değerlendirildi ve tepkiler gösterildi. Gösterilmeye de devam ediliyor. Biz bu mektupta, işlenmemiş bir konu olarak, Türkiye’nin imajının dünya kamuoyunda aldığı ağır yaralar üzerinde durmak istiyoruz.
    En yetkili ağızlardan birçok kez tekrarlandığı gibi iktidar, yönetim ilkesini “kamuoyu algısını yönetmek” şeklinde özetliyor. Bu ifade en yetkili ağızların konuşmalarının satır aralarında birçok kez kullanıldı. Bu amaçla, başbakan, bazen günde üç yerde birden konuşma yaparak algı yönetimini hızlandırıyor ve medyaya anında aktarılan konuşmalar halka naklen yansıtılıyor. Medya, her gün saatlerce iktidarın görüşlerini sergilerken, muhalefet partilerinin söz konusu konuşmalara verdiği cevapları birkaç dakikaya sığan özetler şeklinde geçiştiriyor. Bunun sebebi algı yönetimini zaafa uğratacak, kafaları karıştıracak fikirleri politika ortamından derhal uzaklaştırmaktır.
    İktidarın algı yönetim programının temel unsurlarından biri, 2023 yılında dünyanın en büyük on ülkesinden biri olacağımıza dair vaat ve söylemleridir. Son yıllarda her fırsatta bundan söz edildi. Oysa son birkaç yılda, dünya kamuoyu nazarında ülkemizin itibarını ağır biçimde zedeleyen ve yalnızlığa götüren bilhassa dış siyasette ve Gezi olaylarında birbiri ardına birçok olay yaşadık.
    Herkesin bildiği üzere, dünyada her gün en çok izleyicisi olan konu futboldur. Evvelki yıl bir sabah kalktık, bir de ne görelim. Ülkemizde birçok kulüp yöneticisi ve futbolcu, organize şike örgütü kurdukları iddiasıyla gözaltına alınmışlar. Ülkemizin itibarı bu olay dolayısıyla bir darbe yedi. Daha sonra da hükümet çevreleri bu olayın üstünü örtmek için girişimler başlattılar. Bütün bunlar da itibarımıza ilave darbeler oldu. Bunun nedeni, futbolun spordan daha çok kumarın önemli bir aracı haline getirilmesidir. Hatırlanacağı üzere İddia, ülkemizde bu iktidar zamanında etkili tanıtım kampanyalarıyla başlatılmıştı.
    Altını çizeceğimiz ikinci husus şudur: 2013 yılı yaz başlangıcında Mersin’de Akdeniz Oyunları’na ev sahipliği yaptık. Bir yandan da, Dünya Olimpiyat Oyunları’nı ülkemize kazandırmak için dışarıda propagandalar yürütülüyor, büyük paralar harcanıyordu. Hükümetimiz, algı yönetimi için bu oyunları ele geçmez bir fırsat bilmiş olmalı ki görkemli bir açılış töreninden sonra medyada ne kadar yüksek becerileri olan bir hükümet – ve bilhassa da dünya çapında başbakan – tarafından yönetildiğimize dair her gün yayınlar yapıldı. Haber başlıklarından bazıları şöyle: Açılış nefes kesti, Akdeniz Oyunları köşeyi döndürdü, Türkiye altına doymuyor; 9 günde 83 madalya ile rekor, Kazanan Mersin oldu vs. Televizyonlarımızdan görkemli bir de kapanış izledik; ama sonra ne oldu? Tamı tamına 55 sporcumuzda doping çıktığını öğrendik. Algı yönetimi örgütünün yeni bir fiyaskosu yüzünden dünya kamuoyu önünde bir kez daha rezil olduk. Neden? Çünkü algı yönetimi ekibi amatör sporcuları profesyonelleştirdi. Onlar ne yapıp edip madalya getirecekler, madalyalar kamuoyunun gözünün içine sokulacak, iktidara övgüler düzülecek, iktidar da altın madalyayı getirenlere 2000 altın verecekti. Sonuçta, dünya kamuoyu önünde bir kez daha itibarımız zedelendi. Konunun üstü de ustalıkla kapatıldı. Kimse bu vahim durumun üstüne gitmedi.
    Üçüncü olarak, 17 Aralık’ta, Bakanlar Kurulu düzeyinde rüşvet ve yolsuzluk operasyonu ile karşılaştık. Savcılık 4 bakanın içinde bizzat rol aldığını ses kayıtlarıyla hâkimlerin önüne koydu ve çeteyi tutuklamaya başladı. Meğerse biz, faiz lobisi tarafından sadece dıştan de-ğil, iktidar lobisi tarafından içten de iliğimize kadar soyulmaktaymışız. Böylece, rüşvet yüzünden dünya kamuoyu önünde üçüncü darbemizi yedik. Neyse, hele mahkemeler sonuçlansın, demek mümkün iken, başbakanın hukuk sistemimize, savcılara, hâkimlere karşı giriştiği sözlü saldırılar ve tehditler yüzünden dünya kamuoyu önünde muz cumhuriyetinden beter duruma düştük. Halkın yüzde 50’sine yakın bir kesimin oyunu alan ve bu kadar geniş bir katılımla başa getirilen iktidar marifetiyle dopingle, şikeyle, yolsuzlukla anılan bir ülke konumuna indirgendik. Bu günlerde, her türlü kötülüğün kol gezdiği Kolombiya bile itibar sıralamasında bizden daha üstte. Buna halkımız değil, iktidar neden oldu.
    Başbakan, her nedense, mahkemelere intikal etmiş bir konuda her gün cesaretle konuşuyor. Hâkimlere, savcılara, emniyet mensuplarına savaş açtı. Manzarayı gören, Batılı ülkelerin yetkili ağızları fırsatı kaçırmadı ve birer birer ülkemizi küçük düşüren demeçler vermeye başladılar. Çünkü onların davası, Orta Doğu’da Türkiye’yi daima itibarsız konumda tutmak ve Türkiye’yi ahlaken düşük karakterli insanların yönettiğini göstermektir. Yazılı ve görsel medyada gerçeklerin tam tersine, her gün yapılan yayınlarda olayların üstünü bir kez daha örtmek için ne gerekiyorsa yapılmaya başlandı. Kamuoyu algısı yine yönetilmeye başlandı. Sokakta, çarşıda ve cami avlusunda işittiğimiz veya medyada büyük puntolarla yayınlanmış görüşlerden bazılarını aşağıda sunuyoruz:
    • Onlar dindar adam, para yemezler.
    • Para yiyorlar ama hizmet de yapıyorlar.
    • Adam imam hatip okulu yaptıracakmış, paraları onun için evinde saklıyormuş.
    • Kefenimizle geldik, ölümüne seninleyiz.
    • Devletini ve milletini seven herkesin Erdoğan’a destek olması gerekir.
    • Operasyonun arkasında karanlık güçler var; baronların son oyunu.
    • Biz kasetlerle yürümüyoruz; hepimiz Tayyip’in askerleriyiz.
    • Yargı ve emniyetteki odaklar eliyle bize karşı komplo ortaya kondu.
    • Oyum İslam düşmanlarına karşı yine AKP’ye.
    • Operasyon çözüm sürecine tuzaktır.
    • Şike olayının üstü nasıl örtüldüyse bunun da üstü örtülür, onun için sonuç değişmez, boşuna uğraşmayın.
    • İnsanlar yolsuzluk yapabilir, insanlık halidir, anlayışlı olalım.
    • Onlar tuzaklarını kurmaya devam etsinler ama halkın ve hakkın tuzağından daha güçlü tuzak yoktur.
    • Kenetleneceğiz; in de inelim, gir de girelim.
    • Neymiş bir çantayla eve girmiş, çanta olmadan çıkmış. Çantanın içinde ne vardı? Hepimiz bir eve giderken elimiz boş gitmeyiz. Maksat farklı.
    • AKP adayına oy vermeyi düşünüyorum.
    • AKP’den başka kim var ki?
    • Evde olabilir o para. Satılan villanın parasıdır. Benim mal varlığım değil, oğlumun. Biz abdestimizden eminiz.
    • BDDK’ya incelettik, Halk Bankası’nda olumsuz bir şey yok.
    • Ben şükrediyorum bu operasyon erken çıktı. Hamdolsun halledeceğiz.
    Medyaya yansıyan gerçekler karşısında bu sözlerin hangisi tutarlı açıklama kabul edilebilir? Bu kadar arsızlaşma nasıl mümkün olabiliyor? Bu insanlar nasıl insandır? Türk Milletiyle dalga mı geçiliyor?
    Başbakanın ve hükümet üyelerinin mahkemelere düşmüş bu olayı kendi usullerince kapatmaya çalıştığı apaçık ortada.
    Sizce halledebilirler mi? Akbil olayı gibi, deniz feneri olayı gibi, doping olayı gibi, şike olayı gibi, bu devasa yolsuzluk olayının da üstü örtülebilir mi sizce? Eğer örtülürse, gelecek kuşaklara nasıl bir Türkiye bırakmış oluruz? Bu takdirde biz nasıl insanlar olmuş oluyoruz? Benim ne suçum var demek doğru olur mu? Bu durumda doğru soru şu olabilir: Benim neden rolüm ve etkim yok? Manzarayı dışarıdan görenler bizim için ne düşünüyor olabilir? Hem dışarıdan hem içeriden soyulmaya razı gelmek ne demek? Olayları seyretmekle kalamayız. Sorumluluklarımızı kabullenmek ve elimizden geleni yapmak zorundayız.
    Olayların üstünün bu kez örtülememesi için medyadan umutlu olmadığımızı itiraf etmeliyiz. Çünkü yandaş medya patronları da iddianamelerin içinde var. Basına sızan iddianame sayfalarından birinde, söz konusu patronlardan birinin, şimdi tutuklu bulunan Halk Bankası genel müdürüne telefonda “Süleyman bana 2 milyon gönder, ben sana sonra reklam faturası gönderirim”, dediği yazılıdır. “Hayırsever” genel müdür, ne yaptı bilemiyoruz. Bu iddianın doğruluğunun kanıtlanması demek, soyguncu taifesinin arsızlığı hangi boyutlara vardırdığının, ne kadar cesur davrandığının da kanıtlanmış olması demektir. Bu nedenlerden dolayı, yolsuzlukların üstünü örtmek isteyenlerin lobisinin maddi açıdan çok güçlü olduğunu düşünüyoruz.
    Bütün bunlara rağmen, unutmayalım ki biz halkız; köyde, kentte, kahvede, camide, sokakta, otobüste, insanlarımızla tek tek konuşarak uyarma görevimizi yapabiliriz, yapmak zorundayız. Habur rezaleti, Oslo görüşmeleri ve İmralı – Kandil müzakereleri nasıl güzel cümlelerle gizlendiyse, referandum nasıl “yetmez ama evet” propagandasıyla süslendiyse, milli ve manevi değerlerimiz nasıl ayaklar altına alındıysa, Müslüman Türk kimliğiyle pervasızca nasıl oynandıysa, ekonomik büyük soygunun görünen bu küçücük aralığını kapattırmamalıyız ki bu konu da kapatılmasın. Soygun yanlarına kâr kalmasın.
    Türk aydınlarını, kendini Türk hisseden herkesi, halka giderek gerçekleri ve gelecekte bizi bekleyen tehlikeleri anlatmaya davet ediyoruz.
    Bu vesileyle 2014 yılının Ülkemize ve Milletimize hayırlı olması temennisiyle size ve ailenize sağlık, mutluluk ve esenlikler dileriz.
  
         Saygılarımızla.

                                                                                                          Türk Düşünce Hareketi 

                                                                                                                        Adına

                                                                                                             Hayrettin NUHOĞLU

                                       
Haberleşme Adresi:
- Süleymaniye, Şifahane Sok. Nu : 6
  34430 Fatih – İSTANBUL
- Belgegeçer : (0212) 526 18 91
- E- Posta: hayrettinnuhoglu@superonline.com
Türk Düşünce Hareketi Merkez Heyeti: Abdullah ÇİFTÇİ, Abdullah KEDEROĞLU, Doç.Dr. Emin IŞIK, Hasan ALBAY, Hasan KÜLÜNK, Hayrettin NUHOĞLU, İbrahim OKUR, Kemal ATA, Mehmet GÖZAY, Özdemir ÖZSOY, Remzi YILMAZ, Sedat ÖZALTIN, Yaşar SARI, Prof.Dr. Yümni SEZEN ve Prof.Dr. Zeki ARSLANTÜRK