Mektup 6

TÜRK DÜŞÜNCE HAREKETİ

     Değerli Arkadaşımız
     Ülkemiz üzerindeki tertiplerinden hiç vazgeçmeyeceklerini bildiğimiz şer odaklarının sırayla sahneye koyduğu oyunlardan ve sinsi planlardan biri de KIBRIS’ta cereyan etmektedir.
     Türk Milletinin Kıbrıs’taki varlığını yok etmek isteyen ANNAN planı ve referandum dayatması karşısında bütün Milli kuruluşlar Kahraman DENKTAŞ’a destek vermek suretiyle önemli bir imtihandan geçmektedirler.
     Bu noktadan hareketle Kıbrıs konusunda ANNAN planıyla ilgili yapılan ve iki gün süren bir toplantıya Türk Düşünce Hareketi adına katılan ve olumlu kararların sonuç bildirgesinde yer almasına büyük katkı sağlayan merkez heyetimizden Sayın İbrahim OKUR ve Türk Düşünce Hareketi mensuplarından Sayın Mehmet BİLGİN’in sunuş konuşmalarını sizlerle paylaşmak istiyoruz.
     Selam ve Saygılarımızla.
                                                                                                                             Türk Düşünce Hareketi 
                                                                                                                                              Adına
                                                                                                                                   Hayrettin NUHOĞLU

Haberleşme Adresi :
1- Süleymaniye, Şifahane Sok. Nu : 6 34430 Eminönü – İSTANBUL
2- Belgegeçer : (0212) 526 18 91
3- E- Posta     : hayrettinnuhoglu@superonline.comBu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

ANNAN PLANI’NI OKUMAYA BAŞLARKEN
İbrahim OKUR

     Saygıdeğer katılımcılar,
     Günümüzde, yeryüzündeki toplumsal hayatın doğal dengesini bulmasına, dolayısıyla az çok kararlı bir yapıya kavuşarak istikrarın olağan bir özellik haline gelmesine en büyük engel, “bile bile yanlış bilgilendirme”dir. Bu işin uzmanları, insanı, yönlendirilebilir nesne olarak görmektedir. Dünyadaki siyasî, ekonomik ve toplumsal kargaşa, çok büyük ölçüde bu anlayışın ürünüdür. Durmadan estetik ameliyatlara maruz bırakılan dünya dengeleri, bugünlerde, bir kurşun kalemi sivri ucu üzerinde dik tutmak modeli ile ancak açıklanabilecek bir özellik kazanmıştır. Küçük değişikliklerin ya da ufak hataların çok büyük sonuçlar doğurmaya muktedir olduğu bir ortam ortaya çıkmıştır. Dünya ekonomisindeki gerilemenin de, olağan özellik haline gelen siyasî istikrarsızlığın da arkasında yatan nedenler bu mahiyettedir. İşin ilginç bir başka yanı da şudur: Geleneksel siyasî kavramlar, yani, liberal, sosyalist, sosyal demokrat, muhafazakar vs gibi nitelikleri olan söylemler, bugünkü durumu açıklamakta yetersiz kalmıştır. Çok aşikar olarak görülüyor ki, hiç değilse sorunu tanımlama amacına yönelik yeni aletler, yeni parametreler, yeni bakış açıları geliştirmek gerekmektedir. Bunun için ise, nitelikli bilgiye ihtiyaç vardır. Oysa, küresel manipülasyon mekanizmaları, durumun esastan kavranmasının önüne sistemli bir biçimde engeller çıkarmaktadır. Başkalarının çıkarlarına uygun tertiplenmiş haberleri, küresel gerçeklerin yerine koymakla daha başlarken kontrol altına alınmış oluyoruz.
     Japonların, altmışlı yıllarda ne gibi özgün nitelikli stratejiler geliştirerek zengin ülkeler arasında katıldığını enine boyuna incelemiş olanların kolayca kabul edeceği gibi, dünyanın, bugün geçmekte olduğu darboğazdan çıktığımızda nasıl bir biçim alacağını öngörebilen ve kendi yapısal reformlarını buna uygun hale getirmeyi başarabilen herhangi bir gelişmekte zorlanan ülkenin on- on beş yıl sonra zenginler kulübüne katılması işten bile değildir. Bize göre, Büyük Güçler, yüz elli yıllık süreç sonunda ortaya çıkan statükoyu esaslı bir değişiklik yapmadan sürdürebilmek adına, dünyayı değiştirmeyi yeğlemişlerdir. Esasta bir değişiklik yapmamak için, gücünün yettiği her şeyi değiştirmek olarak ifade edilebilecek biçimde bir süreç yaşanmaktadır. Bu süreç, hi-tech silahlarla insanlara saldırmak şeklinde değil, zihinlere saldırmak şeklinde sürdürülmektedir.
     Bu sektörün uzmanları, bile bile yanlış bilgilendirme yöntemlerini ince ayardan geçirmek için bütün hünerlerini sergiliyor. Oysa bizim, yeryüzünde hangi örneği hangi alanda taklit edeceğimizi ve hangi alanlarda mutlaka özgün çözümler geliştirmemiz gerektiğini iyi tayin etmemiz gerekmektedir. Bunun için de, yöntemli düşünme sanatına vakıf insanlarımızın önce kendilerini doğru örgütlemeleri gerekmektedir. Gözleme ve ölçmeye dayanan sağlıklı bilgileri derlemek, bunların içlerinde saklanmış olan gerçeği bulup çıkarmak ve gelecek plânlamasında kullanmak yöntemin özüdür. Ne var ki, bu zincir, manipülatör diye isimlendirilen hackerler tarafından kırılmaktadır.
     Bu mesleğin erbabının son derece cesur davranmasının en önemli nedeni, kendi kendilerini aydın olarak niteleyenlerin bulanık zihin yapılarıdır. Büyük Güçler’in, içine zenginleri de katarak “seçkinler” olarak nitelediği bu zümre, bazı hatalı tutumlarda ısrar etmek yüzünden, kendisini farkında bile olmadan gizli işbirlikçi konumuna indirgemektedir. Bu hatalardan genellenebilir olanları, kısaca şöyle özetlenebilir:
     1. Söz konusu hataların arasında en fazla önem verilmesi gerekenlerden biri, bizim, “yaşadığımız coğrafyayı şaşırmak” olarak nitelediğimiz hatadır. Bu hata, başka ülkelerin tarihlerini, kültürlerini, toplumsal yapılarını açıklamaya yarayan ve o ülkelerde gözlem yapan düşünürler tarafından ortaya atılmış kavramlara bel bağlayarak kendi ülkemizin gerçeklerini açıklamaya çalışmak, şeklinde özetlenebilir. Böyle ifade etmekle, başka ülkelerin siyasî, kültürel, endüstriyel, teknolojik ve tarihî süreçlerinin sonuçları olarak ortaya çıkan kurumsal yapıları, o ülkelerin gelişmişlik düzeylerinin nedeni olarak algılamak ve bu kurumları kendi ülkemizde tesis ettiğimizde, kalkınmanın kolayca gerçekleşeceğini sanmayı kastediyoruz. Son tahlilde bu hata, sebeple sonucun yerini şaşırmak olarak özetlenebilir. Bu ise, tartışmaya kapalı bir mantık hatasıdır. Ülkemiz onlarca yıldır bu hatalı yolda yürümektedir ve şimdi sahip olduğumuz, işlevini yerine getiremeyen hantal devlet yapısı böyle ortaya çıkmıştır.
     2. Bir diğer hatamızı, “yaşadığımız çağı şaşırmak” olarak niteleyebiliriz. Bu hata, günümüz gerçeklerini eski çağların mesellerine dayanarak açıklamak ve çözümle ilgili model örneklerini eski çağlardan vermek olarak özetlenebilir. Sadece tarihî gerçeklere dayanarak eylemsizliği savunmak da bu türden bir hatadır. Tarihî gerçekleri hesaba katmadan çıkılacak yolun sonunda serap vardır; ama, tarih düzleminde takılıp kalmak da gerçekle bağ kurmamızın önünde esaslı engel teşkil eder. Ne tarihî gerçeklere dayanarak hayallerimizi, ne hayallerimiz uğruna tarihin öğrettiklerini terk etmeden, ayaklarımız daima yerde olarak, siyasetin eğri uzayında, biz de kestirme yollar aramalıyız.
     3. Kendi yurdumuza, başka ülkelerin kültürel şartlarının eseri olan felsefe kitaplarından çıkan ideolojik kalıplara göre gelecek biçmek, gayet dikkatle incelememiz gereken bir başka hatamızdır. Anarşizm (başsızcılık), evrenselcilik, Batı merkezli evrimcilik, devletlerin bir gün ihtiyaç olmaktan çıkacağına olan inanç, bazı kimselerin yazılarının veya konuşmalarının satır aralarında kolayca okunabilmektedir.
     4. Sorun olmayan alanlarda çözüm üretmeye kalkışmak, entelektüel faaliyetlerimiz arasında en fazla enerji harcadığımız alanlardan biridir. Bu çerçevede değerlendireceğimiz bir konu da, sorun ile tatminsizliği birbirinden ayırmaktır. Sorun çözülmeden bir yere varılmaz ama, tatminsizliğimiz dolayısıyla sorun olarak öne sürdüklerimiz, gelişmenin bizzat kaynağıdır. Sorun çözülmezse gelişme olmaz, tatminsizlik olmazsa da gelişme olmaz.
     5. Sorunları bilimsel ölçüler içinde çok yönlü tanımlama gayreti taşımadan çözüm üretmeye kalkışmak, yüzyıllar boyu kültürümüzün derinlerinde yer tutmuş olan kolaycılığımızın bir ürünüdür. Sorunları tanımlama, bize göre, en az gayret gösterdiğimiz konuların başında gelmektedir.
     6. Dar alanlarda uzmanlaşmış pek çok kişi, kendi dağarcıklarındaki alet ve edevatın iyi bir gelecek inşa etmek için yeterli olduğunu sanmaktadır. Bu bir bakıma, çağımızın da hastalığıdır. Oysa, hayatın dayattığı sorunlar bütüncül niteliktedir. Bir başka deyişle, hayat, sorun olarak ne bulduysa, bütün unsurları ile birlikte üzerimize doğru atmaktadır.
     7. En gelişkin edebiyat türümüz şikayet edebiyatıdır. Kendimizi aşağılamak çok fazla uzman yetiştirdiğimiz bir alan. Bu yüzden, zihnimize o kadar sis basıyor ki, ne ortaya çıkan fırsatları görebiliyoruz, ne de sorunları fırsatlar bağlamında değerlendirebiliyoruz. Bu yüzden de sorunlar kapımızdan hiç ayrılmadan ürüyor. Oysa, fırsatlar geliyor ve duraklamadan geçip gidiyor.
     8. Konuşmalarından matematikle ilgilendiği pek belli olmayan kimselerin strateji uzmanı kesilmesi, her vesileyle karşılaştığımız bir durumdur. Stratejinin ne olup olmadığı konusunda vizyon sahibi olmadan, içinde strateji sözcüğü geçen cümleler kurmak bizi bir yere götürmez. Başka şekilde ifade edecek olursak, strateji, yazdığımız kompozisyonların kenar süsü değildir.
     9. Beyin jimnastiğini kameralar önünde yapmak, buna karşılık maç oynanırken evden çıkmamak, profesyonel düşünürlerimizin sık sergilediği bir manzaradır. Bilindiği gibi, birçok Osmanlı “aydın”ı her gün Lé Mond okuyarak birbiri ile kavga etti de, sırası geldiğinde cepheye koşup düşmanla kavga etmeye cesaret edemedi. Yirminci yüzyılın başlarında İtalyan “aydın”ları, ne yaptı etti, faşizmi halkına benimsetti; ama, faşizmin icra edilmesi sırasında cepheye koşacağı yerde İsviçre’ye yerleşti.
     10. Mümkün ile gerçeği birbirine karıştırarak her duyduğu olaya akla yakın bir senaryo yazanlar, gerçeği bütün çıplaklığı ile kavramamızın ve içinden kendi sorumluluklarımızı çıkarmamızın önüne ne kadar büyük engel çıkardıklarının, ya da gerçeği nasıl perdelediklerinin farkında bile değiller.
     11. Herkesin doğrusundan bir tutam alarak hazırlanan çorbayı uzlaşma olarak nitelemek, özellikle siyasî partilerimizin oy kaygısı ile kullandıkları bir araçtır. Aktüel dengeleri hesaba katarak ortaya atılan söylemlerin “fikir” olduğunu öne sürmek, akla aykırıdır.
     12. Dış politika konularını iç politikaya alet etmekten çekinmemek, nedense sık sık itirazlara konu olmasına rağmen, vazgeçmeye niyetli görünmediğimiz bir hastalıktır. Her türlü dış politika sorununu kamera ışıkları altında konuşmaktan adeta zevk alıyoruz. Bu hataya karşı-örnek olarak, Almanya ile Fransa’nın bir gece ansızın birleşme kararı vermesini gösteriyoruz.
     Bize göre, Türk aydınının talaşının tahtasından fazla olmasının sebepleri kısaca böyle özetlenebilir. Burada dile getirmediğimiz ya da dile getirmeyi akıl edemediğimiz benzer hususlar yüzünden, her geçen gün yeni yeni fikir ayrılıkları üretiyoruz. Yine bu yüzden, korkarız ki, eğer içimizden biri bir gün bize doğruyu gösterecek olsa bile, onu duyamayacağız. Kanaatimize göre, Kıbrıs gibi fevkalade önemli bir konu, bu arızalarımızdan nasibini fazlasıyla almış görünmektedir.
     Hepimizin ayrı ayrı eksik ve hatalı yanları var. Var; çünkü biz insanız. Hata ve eksiklerimizin verdiğimiz kararların içine saklanarak sırıtmasını istemiyorsak takım çalışmasını tercih etmeliyiz. Ancak bu sayede, ikinci el oto pazarında gezinirken gösterdiğimiz titizliği, ülkemizin sorunlarına da göstermemiz mümkün olabilir.
Bütün bu mülahazalarla, Bahçeşehir Üniversitesi’nin girişimini fevkalade önemli bir atılım olarak görüyoruz. Onlara, bize böyle bir fırsatı verdikleri için teşekkür ediyoruz. Bundan sonraki toplantılarında da, çağrılı olsak da olmasak da, haberli olduğumuz müddetçe içeriden ya da dışarıdan daima destekleyeceğiz.
     Saygılarımla.



ANNAN PLANI’NI OKUMAYA BAŞLARKEN
Mehmet Bilgin

     Kıbrıs’ta kalıcı bir barış hepimizin ideali.Böyle bir barışı elde edebilmemiz için Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin hazırladığı ve genel sekreterin adıyla “Annan Planı” diye anılan bir taslak önümüzde.Mevcut duruma bu plan esas alınarak çözüm aranıyor.Bu toplantıda,Planın içerdiği esaslardan, kalıcı barışa engel gördüğümüz ya da bu konuda emin olamadığımız hususlarla ilgili görüşlerimizi paylaşarak bir sonuca ulaşmaya çalışacağız.
     Eğer taslak çerçevesinde ulaşılabilecek sonuç kalıcı bir barış getirmeyecekse kalıcı bir çözüm için çaba sarf edebilmek üzere yeni öneriler de üretmek gerektiğini ve alternatifin hazır olmasının çözüme yararlı olacağının düşünüyorum..
     Bu planın ön gördüklerini ve bizim pozisyonumuza göre müzakere edilerek değiştirilmesini istediğimiz yönlerini ortaya koyabilmek için öncelikle durum hakkında bazı tespitlerde bulunmak istiyorum.
     Bu gün tartıştığımız konuyu tarihsel süreci içinde ele alarak açıklamak isterdim ama zamanımız buna yeterli değil.Bu nedenle tarihi sürecini de hatırlayarak,konuyu bu sürecin bize öğrettiklerinin genel bir değerlendirmesi olacak bazı hususlara işaret ederek açıklamak istiyorum.
     Öncelikle bu gün bu meseleyi değerlendirirken asla unutmamamız gereken bir konu var. Türkiye’de “Kıbrıs Davası” olarak adlandırdığımız bu sorunu biz İngilizlerden devraldık. Konuyu bilenlerin hatırlayacağı gibi İngiltere Ada'dan çekilmeyi düşündüğünü belli edinceye kadar Türkiye deki hükümetler Kıbrıs diye bir meseleleri olmadığını sık sık belirtmek gereğini hissetmişlerdir.
     Bu gerçeği vurgularken :
     Ada’yı 1878 yılında Ruslar tarafından fena halde sıkıştırılmış olan Osmanlı’dan,Rusya'ya karşı destek vaadi ile geçici bir süre için kiralayan İngilizlerin,anlaşma gereği kiraladığı adayı Osmanlı’ya terk etmesi için tüm şartlar oluştuğu halde terk etmediğini, 1914 yılında Birinci Dünya Savaşının hemen öncesinde oluşan şartları değerlendirerek adayı ilhak ettiğini, Osmanlı’nın kabul etmediği bu ilhakı Türkiye Cumhuriyetine Lozan görüşmeleri esnasında nasıl ve hangi şartlarla onaylattığını hatırlamakta yarar vardır.
     Bugün Kıbrıs'ta yaşananları anlayabilmemiz için 1960 da kurulan Kıbrıs devletinin garantör tarafları olan İngiltere,Yunanistan ve Türkiye açısından meselenin ne anlama geldiğine bakmamız lazımdır.
     Kıbrıs sorunu, ada üzerinde yaşayan hem birbirleri ile hem de kendi içlerinde problemleri olan iki toplumun sorunu gibi görünse de gerçekte durumun böyle olmadığı aşikardır.
     İngiltere, Kıbrıs’a kiracı olarak yerleştikten sonra Ada’da Osmanlı’dan devraldığı toplumsal yapıyı ve toplumlar arasındaki dengeyi bozmuştur. Türkleri adayı terk etmeye zorlayarak sayılarını azaltırken, Ada’ya dışardan Rum göçmenlerin yerleşmesini sağlamış, dolayısıyla Rumların Türklere karşı nüfus oranını artırmıştır. Aynı politika ekonomik alanda da uygulanmış Rum nüfusun zenginleşmesi sağlanmıştır. Rumlar , göçe zorlanmış Türklerden Ada’nın verimli topraklarını ucuz fiyatlarla satın alarak durumlarını sağlamlaştırmıştır. İzlenen bu politikalar sonucu Ada topraklarının çoğu Türklerin ve Türk vakıflarının tapulu malı iken Türkler hem nüfus hem de toprak olarak azınlığa düşürülmüştür.
     Ada’nın tekrar Osmanlı’nın eline geçme ihtimaline karşı izlenen bu strateji Ada’ya yeni problemleri de taşımıştır.İngiltere Ada’da çoğunluğu sağlayan ve öğretisi kilise tarafından yayılan Megalo İdea nedeniyle Yunanistan ile birleşmek isteyen Rumların Yunanistan'la birleşme hayalleri,İngilizler tarafından adanın tekrar Osmanlıya geçmesi ihtimaline karşı devamlı olarak canlı tutmuş ve bunun İngiliz devler adamları tarafından her an gerçekleşebilecek bir hak olarak algılandığı kanaatini yaymıştır. Fakat İngiltere gerçekte adayı hiç bir zaman elden çıkartmayı düşünmemiştir.Adayı ilhak ettikten sonra Rumların bu isteği fiili hareketler uygulanarak bastırılmıştır.Sürekli oyalanıp aldatıldıkları için İngilizlere kin duymaya başlayan Ada Rumları Yunanistan'ın da desteği ile İngilizlere karşı eylemlere giriştiğinde, Rum toplumu üzerinde oynadığı oyunlara ilave olarak, azınlığa düşürdüğü Türk toplumunu da Rumlara karşı kullanmaya çalışarak adadaki düzenini sürdürmeye çalışmıştır.
     İngilizleri tanıyanlar İngiltere’nin bu tür problemleri kolaylıkla halledebildiğini de bilirler.Nitekim İngiltere’nin adayı terk etmeyi düşünmesi Ada'daki iç probleminden çok İngiltere”nin iç problemlerinden kaynaklanmıştır. İngiltere’nin çekilmek zorunda olduğu sömürgelerinde sonradan kan dökülmesine ve İngiliz idaresinin özlenmesine yol açacak problemler bıraktığı bir gerçektir.Bütün bunlardan amacı üzerindeki güneşi batan imparatorluğun eski topraklarını güneşin doğacağı güne kadar elde edilmeye hazır bir vaziyette tutmaktır.
     Sömürgelerini tasfiye eden İngiltere Kıbrıs’ı da elinde tutamayacağını anladıktan sonra Ada’da önemli oranda toprağı kendi askeri üsleri haline getirmiş,sonra da Türkiye ve Yunanistan’ın garantörlüğünün söz konusu olduğu, iki toplumdan oluşan bağımsız bir Kıbrıs Devleti kurulmasını temin etmiştir.Böylece bir bakıma sorunun çözüldüğünü düşünmemizi de istemiştir.
     Kıbrıs devletinin kurulması aşamasına dahil olmamız ve bu devletin kuruluşuna garantör olmamıza yol açan haklarla birlikte İngilizlerin de içinde bulunduğu ve günümüze kadar hiç çıkmadığı bir sorunu da devraldığımızı düşünmememiz için hiçbir neden yoktur.Toplumları çatıştırma stratejisi ile Ada’dan ve bölgeden elini hiç çekmeyen İngilizler bugün de adanın içindedir.Bunu görmek için kafanızı çevirip şöyle bir adaya bakmanız yeter.Bu gerçeği bugün Ada’da yaşananları anlamamıza yardımcı olması için vurguluyorum.
     Ada’daki problemin bir de Yunan - Rum tarafı vardır.Soruna oradan baktığımız zaman Ada’da bir ideal peşinde koşan Yunan tarafı görürüz. Yunanlıların bu büyük ideali ilk kez Rigas Ferreros adlı bir Rum tarafından 1796 yılında Viyana’da yayınlanan bir harita ile ortaya konmuş ve bir Helen İmparatorluğu olarak kabul edilen Bizans’ın tekrar ihya edilmesi için çalışma hedeflenmiştir.
     Davayı nesilden nesile aktarmak görevini üstlenen ve dini hizmetlerden daha çok bu konuya enerji sarf eden Rum Ortodoks Kilisesi’nin önderliğindeki bu çalışmalar doğrultusunda 1821 Mora isyanı ile başlayan süreçte Yunanistan bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkmıştır.Günümüze kadar Megalo İdea ile ilan edilen hedeflerden 5 ana hedef gerçekleştirilmiştir.Yine Megalo İdea’nın hedefleri arasındaki Batı Anadolu, İstanbul ve Doğu Karadeniz’le ilgili Birinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan uygun ortamda hamleler yapılmışsa da bunlar başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Yunanistan açısından başarısız olan bu hamleleri, Yunanlıların varlık sebebi olarak gördükleri Megalo İdea’ya olan inançlarını bir zafiyet noktası olarak değerlendiren İngilizlerin kışkırttığını hatırlamanızda yarar vardır.Ayrıca bu İngilizlerin Yunanlılara karşı Megalo İdea'yı bir zafiyet noktası olarak değerlendirip, Yunanistan üzerinde oyun oynadığı ilk olay olmadığı gibi son olay da değildir.
     Meseleye Megalo İdea yönünden baktığımız zaman Kıbrıs’ta bu konu Enosis olarak adlandırılan Yunanistan ile birleşme emeli olarak ortaya çıkar.Bu uğurda Kıbrıs’ta 1821 Mora isyanından bu yana dinmek bilmeyen bir çabanın sürdüğünü görürüz.Bu ideal çerçevesinde bütünleşen kilise,yöneticiler,politikacılar,iş adamları ve gençlik örgütleri geçmişte olduğu gibi, günümüzde de blok halinde bu hedefe ulaşmak için hareket etmektedirler. Aralarındaki tek ihtilaf konusu bunun zamanlamasıdır. Nitekim zamanlaması iyi yapılamayan bir hamle 1974 de Türk ordusunun Ada’ya çıkması sonucunu doğurmuştur.
     Ada İngilizlerin elinde iken Rumlar, pek çok kere Ada’nın Yunanistan’a bağlanması İçin İngilizlere müracaat etmişlerdir.İngiltere’ye giden heyetler için aşağıdaki sahneler değişmeden oynanırdı.Gelen heyet çok iyi bir şekilde ağırlanırlar.Kulaklarına İngilizlerin Ada’yı Yunanistan’a bırakmaya hazır olduğu fısıldanarak iyice gevşetilirler.Temaslar iyi başlar ve bir noktaya geldiği zaman Sömürge Bakanlığı’nın Ada’yı Yunanistan’a vermeye hazır olduğu fakat ordu ve bahriyenin stratejik önemi nedeni ile adayı terk etmek istemediği açıklanır. Eğer uygun zamanı uslu bir şekilde bekleyerek geçirirlerse Ada’nın Yunanistan’a verileceği günlerin yakın olduğu söylenerek heyet Ada’ya geri gönderilir yada Ada’yı ziyaret eden İngiliz büyükleri Rumların gönlünü almak ve İngiliz yönetimine sıcak bakmalarını sağlamak için Ada’yı Yunanlılara vermek gerektiğinden dem vurarak,Rumları, İngilizlerin adayı bırakacağı günü beklemek ya da İngilizleri adayı terk etmeye mecbur etmek şeklinde özetlenecek bir şekilde bölerek ateşi kontrol altında tutmaya çalışırlar.
     Bu genel değerlendirme çerçevesinde geçmişe baktığımız zaman ,bir iki defa Ada’nın Yunanistan’a verilmesi için ciddi teşebbüsler olduğunu görürüz.İlkinde Ada’yı Yunanistan’a vermek teklifini İngiltere yapmıştır.16 Ekim 1915 tarihinde yapılan ve bir hafta içinde cevap verilmesi istenen bu teklifin tek şartı Yunanistan’ın İngiltere’nin yanında savaşa girmesiydi.O zamanki Yunan Kıralı I.Kostantin Alman asıllı ve II.Kayzer Wilhelm’in kuzeni olduğunu hatırlarsak.bu durumdaki Yunanistan’ın Almanya’ya savaş açmasının veya bir hafta içinde karar vermesinin kolay olmadığını görürüz.Nitekim de öyle oldu.Yunanistan İngiltere’nin istediği sürede kararını veremedi.
     Megalo İdea’nın önemli bir ayağını gerçekleştirmek fırsatı kaçmıştı.Yunan tarihçileri, bu olaydan 1917 yılında Venizelos’un iktidara gelip İngilizlerin yanında savaşa girmesine kadar geçen süredeki olayları incelerken İngilizlerin Kıbrıs’ı verme teklifinde samimi olup olmadığını,Yunanistan'da bir kırılma noktası yaratıp Alman yanlısı Kralı devirmeye bahane olsun diye mi böyle davrandıkları sorusuna cevap araya dursunlar. Resmi İngiliz politikası her zaman Enosis’in karşısında olmuştur. Ada Rumları da 1931 de olduğu gibi zaman zaman İngiliz yönetimine isyan ederek bu politikayı değiştirmeye çalışmışlardır.
     Kıbrıs'taki tarihin akışını çevirmeye yönelik ikinci hamleyi de Yunanistan yapmıştır. İngiltere'nin stratejik durumundan dolayı adayı terk etmek istemediği mazeretine karşı Yunanistan 1947 yılında Ada’ya karşılık İngiltere’ye dört yerde 99 yıllığına üs vermeyi teklif etmiştir.Tabi İngiltere bu teklifi de kabul etmemiştir.
     Yunanistan Kıbrıs’ı ilhak için bir yandan diplomatik taarruza geçerken diğer yandan da Enosis’i gerçekleştirmek amacıyla EOKA isimli gizli bir terör örgütü kurmuştu. Örgütün kuruluş süreci 1952’den 1954’e kadar sürmüş ve bu tarihten itibaren Ada’ya Yunanistan’dan silah sevkiyatı başlamıştı.Dün olduğu gibi bugün de Kıbrıs Rum tarafının temsilcisi olarak, siyasi kimlikleri ile karşımızda duranlar bir zamanlar EOKA’nın kurucu kadrolarını oluşturanlardır.Kuruluşunu tamamlayıp silahlanan EOKA, Enosisi gerçekleştirmek için İngilizlere ve İngiliz yanlısı Rumlara saldırmaya başlamış,bu olaylarda 100 kadar İngiliz ve İngiliz yanlısı Rum öldürmüştü.EOKA'cılar bir müddet sonra da Türklere saldırmaya başladılar.İngilizlere saldırılar azalırken müdafaasız Türklere yapılan kanlı saldırılar artarak 1974 yılına kadar sürmüştür.
     Ada’nın 1974 den önceki yirmi beş yıllık tarihi Enosis'i gerçekleştirmek için kurulmuş EOKA’nın işlediği cinayetlerle dolu.Saldırılar sonucu ölen Türkler ve saldırılar sonucu boşaltılan köylerin listesini vermeyeceğim.Çünkü günümüzde Kıbrıs’taki Türk gençlerinin bu saldırılarda katledilen Türklerle ve boşaltılan köylerle pek ilgisi yok.Onlar bu günlerde sadece uzatılan havuçla ilgileniyorlar.Havucu uzatanın amacı ile değil.
     İngiliz idaresi Ada’dan ayrılırken, İngiltere,Türkiye ve Yunanistan arasında yapılan görüşmeler sonucu geride Türk ve Rum toplumlarının kurduğu Kıbrıs Cumhuriyeti'ni bırakmıştı.Bir de Rumların Megalo İdea’sının Ada’daki uzantısı olan Enosis davasını. EOKA’nın siyasi lideri olan Makarios Kıbrıs Cumhurbaşkanı olmuş ama Enosis’den vazgeçmemişti. Nitekim 1963’de anlaşmalarla oluşturulan anayasayı Türklere bazı haklar verdiği için çiğnemiş Türkleri devletten kovmuştur.Türk toplumuna saldırılar düzenleyerek Ada’dan ayrılmaya zorlamıştır.
     Ada’daki Rum -Yunan tarafının bir davası vardır.Bunlarla anlaşma imzalayarak barış olamayacağını bize bundan daha iyi anlatan bir olay yoktur.Yunanistan’ın ve Rumların bu güne kadar Türklere karşı düzenledikleri katliamları kişisel politikalarla açıklamaya çalışmanın da bir anlamı yoktur.Bütün bunlar bir ideale ulaşmak için yapılan işlerdir.Bu ideal bu gün de ortadadır.Fırsat ele geçtiği andan itibaren aynı şeyler tekrarlanacaktır. !963 den sonraki gelişmeleri de AKRİTAS planı diye açıklanan plan çerçevesinde incelemek lazımdır.21 Nisan 1966 tarihinde Kıbrıs Rum kesiminde yayınlanan Patris gazetesinde görev alan Rum liderlerin ismine varıncaya dek yayınlanan bu plana göre Türkler anı bir saldırı ile yok edilerek Ada Yunanistan'a bağlanacaktı.
     Enosis’i gerçekleştirmek için Türk toplumuna yapılan saldırılar 1974’e kadar devam etmişti. EOKA cıların Enosis’i gerçekleştirmek için Makarios ‘a karşı yaptıkları darbe sonrasında ihtilalcilerin,Makarios taraftarı Rumlar ve Türk toplumuna yönelik saldırılarını durdurmak için Türkiye anlaşmaların kendine verdiği hakkı kullanarak önce diğer garantörlerle birlikte müdahale etmek istemiş,onlar kabul etmeyince de kendi müdahale etmiştir.
     1974 ve sonrasına baktığımız zaman Türkiye’nin tarihi bir fırsat yakaladığını ve Ada’da çok sağlam bir durum elde ettiğini ve bu pozisyonu ile Ada’da günümüze kadar uzanan bir barış sağladığını görürüz. Bu süreç aynı zamanda Türkiye’nin ve Ada’daki Türk toplumunun uluslararası güçler tarafından cezalandırılmak istendiği, ambargolarla ekonomik olarak çökertildiği bir süreçtir.1974 de askeri olarak yenilen Rum-Yunan tarafı diplomatlarının ve politikacılarının çabası ile batının desteğini sağlamış ve durumu lehlerine çevirmişlerdi.
     Kıbrıs konusunun yeni bir boyut kazanması yani Türkiye’nin iniş trendine geçmesi Yunanistan’ın 1980’de Nato’ya dönmesiyle başlar. 80 ihtilalinin ilk günlerinde emir ve komuta ile Nato’ya giren Yunanistan,Türkiye’nin elindeki tüm kozları hiçbir karşılık ödemeden almıştı.Bu süreç Yunanistan’ın 1981’de AT ye girmesi ve 1987’de müracaat eden Türkiye’nin 1990’da reddedilmesi ile gelişir.
     Yunan tarafı asıl sıçramasını Kıbrıs meselesini AB ile Türkiye arasında bir sorun haline getirmekle yapmıştır.Kıbrıs AB’ye aday olmuş bu gün birliğe katılmak için müzakere sürecini tamamlamış durumdadır.Türkiye zararını yaşayarak gördüğümüz Gümrük Birliği uğruna Kıbrıs Rum kesiminin adaylığına göz yummuş ve Rumların bu avantajı elde etmelerine imkan sağlamıştır . Daha önce Yunanistan’la birlikte AT’ye girme şansını kullanmayan Cumhuriyet hükümetleri, bu şansı yakalamasına yarayacak Kıbrıs kozunu da bir hiç karşılık almadan vermiştir.
     Türkiye'de hükümetler değişiyor ama her gelen hükümet , masaya bir şeyler almak için değil vermek için oturuyor. Verdiklerinin faturasını halka ve Türkiye'nin geleceğine ödetirken bir şey olmamış gibi davranarak sizce ne elde etmek istiyor olabilirler.Elinde koz olabilecek her şeyi hiçbir karşılık almadan veren,kalanları da vermeye razı,ama izlediği politikalar sonucunda AB’ye girmek için hem Yunanistan,hem de Kıbrıs Rum kesiminden onay alması gerektiği bir aşamaya geldiğinin farkında bile olmayan Türk tarafının elinde sadece Avrupa Birliğine girmek için aday adaylığı var.
     Bu tabloda bir ideali olan Yunan-Rum tarafının karşısında, hiçbir ideali olmayan Türk tarafını görürüz.Türk hükümetlerinin en azından AB’ye girme gibi bir ideali olsaydı şimdiye kadar verdiklerinin karşılığında bir şeyler alabilirdi.Bu gün baktığımız zaman Türkiye'nin oturduğu masanın üzerinde Türkiye’nin alabileceği hiç bir şeyin olmadığını görmek için çok gayret sarf etmeye gerek yok.
     Türkiye’nin Kıbrıs politikası da hatalar zinciri ile doludur.Eğer Türkiye’nin bu konuda bir ideali olsaydı Ada’nın Türkiye için stratejik önemi, hem Kıbrıs’taki hem de anavatandaki Türklerin zihnine hiçbir zaman silinmeyecek şekilde kazınır, gelen ve giden hükümetler konuya bu yönü ile yaklaşırdı.1980’den bu yana Türkiye’yi yönetenler, Türkiye’nin elindeki Tüm kozları ve daha önce kazanılmış hakları hiçbir karşılık almadan, aksine Türkiye’yi yükümlülük altına sokarak teker teker karşı tarafa terk edemezdi.Bu süreçte özellikle 1995’den sonra akıl almaz hatalar yapılmış,muhalefette bunları eleştirenler birkaç ay sonra iktidara geldiğinde benzerlerini yapmaya devam etmişlerdir.
     Sözlerimi yadırgayanlar olabilir.Onlara Kissinger’in hatıralarında yer alan Ecevit’in bir sözünü hatırlatmak istiyorum. Ecevit 21 Temmuz 1974 tarihinde kendisini telefonla arayan Kissinger’e şunu söylemiştir “On yıldan beri Kıbrıs’ta Amerika’nın tavsiye ettiği politikaları uyguladık…şimdi inisiyatifi almış bulunuyoruz..”.Türkiye’de hükümetler sadece 1963-74 arasındaki on yılda değil günümüzde de Kıbrıs konusunda dışarıdan gelen tavsiyeler ile hareket ediyor.
     Türkiye ve Kıbrıs’ta bugünlerde süren tartışmalar da bir yönü ile bu tavsiyeleri uygulatmak isteyenlerle bu tavsiyelerin Türkiye’ye hiçbir şey vermeden elindekileri alacağına inanan ve kendi inisiyatifimizi kullanalım diyenler arasında geçmektedir.
     Bu ortamda çözümü sağlamak üzere ortaya bir Annan Planı gelmiştir.Annan Planı’nı sadece içeriği ile değerlendirmek yanlış olur.Bu planın öncesi de var.Özetlersek, Gali Fikirler dizisi var.Daha önce de Cuellar Planı vardı.Hepsinin kaderi aynı.Rum tarafı bir öneriyi red etmişse geçersiz sayılıyor.Herkes uzlaşmaz taraf diye Denktaş’ı suçluyor.Denktaş’ın “Rum tarafı Ada’ya gelen yardımları tek taraflı olarak tasarruf ediyor.Anlaşma olursa bunları bizimle paylaşmak zorunda kalacaklar.Bu nedenle anlaşmaya razı olmazlar.” şeklindeki feryatları duyulmadığı gibi bunları söyleyen Denktaş değilmiş gibi davranılıyor.
Annan Planı içeriği ile olduğu kadar zamanlaması ile de dikkati çekiyor.Plan önümüze konduğu günlerde Rauf Denktaş bir kalp ameliyatı geçirmiş,tedavisi sürüyor. Türkiye’de ise seçimler olmuş yepyeni bir parti iktidara gelmiş, iktidar el değiştiriyordu. Bizden istenen çok kısa bir sürede bu planı onaylamamız.Sonra da müzakere etmemiz.
     Annan Planı’nın bir diğer boyutu da Rauf Denktaş’a yöneltilen saldırılar.Bunlar öyle boyutlara ulaştı,öyle sahneler yaşandı ki Rum kesiminde bile şaşkınlıkla karşılandı. İleride bu dönemin tarihini yazanlar planın bir parçası olarak bu gelişmeleri de kaydetmek zorunda kalacaklar.
Annan Planı’nın ilk dikkati çeken bir yönü de içermiş olduğu harita.Haritadaki sınır çizgilerinin stratejik noktalara mevzilenmiş Türk birliklerini ellerinde tuttukları hakim araziden mahkum araziye sürecek kıvrımlarla dolu olması ve Türklerin elindeki tarım arazileri ile su kaynaklarını Rum tarafına vermesi haritanın bölgede görev yapmış bir Yunanlı general tarafından çizilmiş olduğuna şüphe bırakmıyordu.
     Türkiye’de ve KKTC’de bir grup planın bu şekilde tartışılmadan hemen imzalanması için bastırıp, Denktaş’a saldırmaya devam ederken plan iki kere revize edildi. Burada dikkati çeken husus , plan tartışılmadan hemen imzalansın diyenlerin arasında mesleği müzakerecilik olan diplomatların da olmasıdır.
Bütün bu gürültü arasında planı elde edip inceleme fırsatı bulmak biraz zaman aldı.Ama incelediğimiz zaman 1959 anlaşmasındaki eşit iki toplumun yerini iki parça devletin almış olduğu görülür.Bu husus planın içerdiği bir yenilik ,Türk tezlerine yakın, kabul edilebilir bir husus olarak karşımıza çıkıyor.Konuya bu açıdan olumlu yaklaşıyoruz.Fakat planın diğer sayfalarını okuduğumuz zaman Türk tarafının egemenlik hakkına dair tüm ifadelerin muğlak olduğunu,verildiği zannedilen bazı hakların aslında Türk toplumuna değil Ada'nın kuzeyinde plan uyarınca oluşacak yeni topluma verilmiş olduğunu görüyoruz.
     Taslak metinde belirtilen zaman dilimleri içinde Türk tarafındaki parça devletin toplum yapısını değiştirecektir. Kuzeye yerleşecek Rumlar, başlangıçta Türklerin elinde olan parça devletteki ve Ortak devletteki siyasi temsilde, başlangıçta kurulduğu var sayılan dengeleri Rumların lehine bozacak ve Makarios’un 1963’de anayasayı değiştirip ve Türkleri hükümetten kovarak gerçekleştirmeye çalıştığı durumun ,bir başka deyişle azınlık hakları tanınmış bir Türk toplumunun kendiliğinden oluştuğunu göreceksiniz.
     Aynı şekilde toprakların eski sahipleri ile ilgili maddeler dikkatle incelenip Ada’daki mevcut durum göz önüne alındığı zaman uygulama esnasında Türk kesiminde kalan toprakların çoğu el değiştirecek.Bazı topraklar yeni durumları kesinleşene kadar ortada kalacak.Bu konuda oluşacak dosyaların çözümü sisteminin en iyi şekilde işleyeceğini düşünsek bile uzun yıllar alacak ve Türk tarafındaki ekonomik hayat bu belirsizlikler yüzünden tamamen duracağı gibi oluşacak tazminatlar ödenemeyecek yeni sorunlar ortaya çıkacaktır.
     Bir kısım toprakların elden çıkmasının ekonomiye vuracağı darbeye, köyleri Rum tarafında kaldığı için topraklarından ayrılıp göçmen durumuna düşenlerin problemlerini ilave edin.Rum malı olduğu için sahipleri kesinleşinceye kadar hiçbir işlem yapılamayan toprakların neden olduğu ekonomik kayıplara,üzerinde yaşanan topraklara sahip olmak için ödenmesi gereken paraları,tazminat talebi ile oluşacak ödemeleri ilave edin.Anlaşma gereği oluşacak bu yükü Türk toplumunun nasıl kaldıracağı ise cevap verilmesi gereken en önemli sorudur.
     Anlaşmanın Türk toplumuna getireceği bir başka yük ise, Rum tarafının Yunanistan dışındaki ülkelere olan 6-7 milyar dolarlık borcuna Türk tarafını da ortak etmesi.Rum kesiminin eriştiği refahı örnek gösterip, ambargolar altında ezilmiş Türk toplumuna iyi bir gelecek temin ettiğini ileri sürdükleri Annan Planını müzakere etmeden imzalaması için Denktaş'ın aleyhinde gösteri yapanlar, Türk toplumunu , planın içerdiği diğer kazıkların yanında küçük kalan bu kazığın üzerine oturtmak için çalıştıklarının farkında bile değiller.
     Annan Planı'nın başlatacağı süreçte topraklarına yerleşmek için geri dönmeye başlayan Rumların da yaratacağı problemleri küçümsememek lazım. Bu sorunların kavgasız çözüleceğini düşünmek tamamen safdillik olur. Rum tarafı kuzeye yerleşecek ilk grubun oldukça yüksek sayıda olması için planda değişiklik yapılmasını istemektedir. Bu da gelişmelerin başka bir istikamete sürükleneceğini düşünmemiz için yeterlidir.
     Mevcut anlaşma taslağının,Ada’ nın Türkiye için stratejik önemini dikkate alarak, 1960 da varılan anlaşma ile Türkiye’ye tanınan hakları garanti altına almadığı da bir gerçektir.Kaldı ki Türkiye ada üzerindeki fiili durumdan ötürü göz ardı edilemeyecek bir avantaja sahiptir.Bir hiç karşılığı bunlardan vazgeçmesi söz konusu olamaz.